|
Karakter boyutu :
22 A?ustos 2014, 23:42
Dünya Futbol Şampiyonası ve UluslarBugünün dünyasında ulusçuluğun her biçiminin nasıl saçma bir hale geldiği en iyi futbol karşılaşmalarında görülmektedir.
Dünya Futbol Sampiyonasi ve Uluslar Nasil tanriya inananlarin tanrinin ne olduguna iliskin tanimlarindan tanrinin ne oldugu; bir dine inananlarin o dine iliskin tanimlarindan o dinin ne oldugu anlasilamazsa; ulusçularin ulus tanimlarindan da ulusun ne oldugu anlasilamaz. Bütün klasik ulus teorilerinin uluslar ve ulusçuluk karsisinda hiçbir açiklama sunamamalarinin temel metodolojik nedeni bu yanlisi yapmalaridir. Onlarin hepsi uluslarin ulusçuluk hakkindaki tanimlarindan hareketle ulusun ne oldugunu anlamaya çalisirlar. Ama biraz dikkatli baktigimizda, ulusun ne olduguna iliskin ulusçularin tanimlari aslinda normatif tanimlardir; yani ulus olmanin kosulunu belirleyen normatif tanimlardir. Normatif tanimlar bizlere toplumsal gerçegin özünü vermez, onu açiklamaz ve analiz etmeye yaramazlar. Normatif tanimlar ise toplumsal iliskileri belirler, sinirlari düzenlerler. Normatif tanimlardan hareketle ulusun ne oldugunu kavrama çabasi; normatif tanimlari birer analitik kavrammis gibi ele almaktan baska bir anlama gelmezler ve bu nedenle sosyolojik gerçekligi anlamanin araci olamazlar. Tam da bu metodolojik hataya denk düstükleri için, tanriya inananlarin tanri tanimindan hareketle tanrinin ne oldugu; bir dinin din tanimindan hareketle dinin ne oldugu; ulusçularin ulus tanimlarindan hareketle ulusun ne oldugu anlasilamaz. Sosyolojinin konusu ise, sadece tanrinin, dinin veya ulusun ne oldugunu tanimlamak, bunlari tanimlayacak analitik kavramlari gelistirmek degildir; ayni zamanda neden tanrinin, dinin veya ulusun da inananlar, dinler ve ulusçular tarafindan öyle tanimlandigini da açiklamaktir. * Uluslar ve ulusçulugun kendisi, Aydinlanma kozmopolitizmi, humanizimi ve evrenselligi karsisinda bir karsi devrimdir. Aydinlanma, tüm insanlari ayni bayrak altinda toplayabilmek için dili, dini, soyu, sopu ne olursa olsun bütün insanlar esittir diyordu. Bu esitligi saglamak için de, bir özel politik ayrimi yapip; bunlari kisilerin özel sorunu olarak tanimliyordu. Aydinlanma’nin ziddi ve Aydinlanma’ya karsi bir karsi-devrim uluslar ve ulusçuluk ise, bu esitligin araci olarak koyulmus özel politik ayriminda politik olani bir ulusla veya toprak parçasinda yasayanlarla tanimlayarak insanlarin esitliginin, hümanizm ve kozmopolitizmin yerine uluslarin esitligini; ulusçulugu insanlarin ayrimini getirmistir. Bunun metodolojik temeli ise pozitivizm; ideolojisi sosyoloji olmustur. Ancak bu ulusçuluk bile daha sonra ikinci bir karsi devrim yasayan ulusçuluga göre demokratik kalir. Bu nedenle kendisi zaten karsi devrimci olan ulusçuluga bu farki belirtmek için, demokratik ulusçuluk diyoruz. Ancak bu karsi devrimin bile içinde bir ikinci karsi devrim daha gerçeklesmistir. Ulusu bir dil, din, etni, soy, sop, kültür, kader, tarih ve ortak yasanti birligi veya bunlarin çesitli kombinasyonlari ile tanimlamak. Bu ulusçuluga da iki kez karsi devrim yasamisligi nedeniyle çifte kavrulmus karsi devrimci ulusçuluk veya kisaca gerici ulusçuluk diyoruz. Ancak bu çifte kavrulmus karsi devrimci ulusçuluklar bile kendi içinde karsi devrimciligin derecelerinde bir dizilis içindedirler. Ulusu bir irkla, soyla tanimlayan bir ulusçuluk ile bir kültürle tanimlayan ulusçuluk arasinda da bir fark vardir. Bunlarin hepsi bir sekilde ulusu bir tarihle tanimlamaya varirlar. Bu tarihsel kökler iddiasi ne kadar eski ise (ulus ne kadar yeniyse o kadar eskiye gitme iddiasi da vardir) o kadar karsi devrimci seklinde bir skala bile olusturulabilir. Insan türlerinin olustugu döneme kadar geri gidenler (Irklara göre tanimlayanlar); dinlere göre tanimlayanlar; dillerle, kültürle tanimlayanlar gibi. Çok kaba hatlariyla, “ülkü birligi”ne dayali; ulusu geçmisle degil, gelecekle, amaçla tanimlayan ulusçuluklarin nispeten demokratik ulusçuluklar oldugu; geçmisle tarihle tanimlayan ulusçuluklarin gerici ulusçuluklar oldugu söylenebilir. Elbette bu iki temel biçim arasinda birçok gri tonu bulunmaktadir. Bu tarihle tanimlayan gerici ulusçuluklar içinde, bir de “Avusturya Marksizm’i” kökenli ulusu bir ortak “kader” ve “yasanti birligi” olarak tanimlayan bir egilim de vardir. Avusturya Marksizmi’nin ortak yasanti ve kader birligi kriteri ise, su veya bu sekilde bir ulus bir kere olustuktan sonra ortaya çikar. Yani kader ve yasanti birligi ulusu yaratmaz, ulus bir kere ortaya çikinca, kader ve yasanti birligi olusur. Avusturya Marksizm’i, ulusun ve ulusçulugun sonucu olarak ortaya çikan bir görüngüyü, onun bir kriteri gibi ele alir. Ulus demek, her seyden önce, politik olanin, yani devletin tanimlandigi “sey”dir. Bir devlet bir kere ortaya çikinca veya devleti olmasa bile bir kere bir devlet için, kendini bir ulus olarak tanimlayan bir grup ortaya çikip da bunun için mücadeleye baslayinca; bu ulus nasil bir tanima dayanmis olursa olsun, bir ortak yasanti ve kader birligi baslar. Baslangiçta bütünüyle, politik bir hedef olan, imajiner olan, fiili bir gerçeklik gibi görünmeye baslar. Insanlar okullarda ayni kitaplari okurlar, ayni dili ve yaziyi ögrenirler; ayni vergi sistemi, ayni idari sistem, ayni sinif iliskileri içinde yasarlar, ayni devletin ordusunda askerlik yaparlar, ayni müzikleri dinlerler. Bir süre sonra, bu ortak yasanti ve kader, ortada gerçekten, o kritere uygun ulus diye bir “sey” oldugu, bunun tamamen dogal bir sey oldugu; baska bir var olusun mümkün ve tasavvur edilebilir olmadigi fikri ortaya çikar ve yerlesir. Ve bu korkunç bir yanilsamaya yol açar. Aslinda bu yasanti birligini, kader birligini (ulusu) yaratan ulusçulugun, devletin, politikanin kendisi iken; sanki devleti ve politik olani yaratanin o ortak bir kaderi ve yasantiyi paylasan topluluk (ulus) oldugu görüsü yayilir. Böylece ulusu ulusçularin yarattigi; uluslarin ulusçular oldugu için var oldugu gerçegi; kendi ziddi biçiminde görünür. Ortada bir ulus oldugu için ulusçular oldugu biçiminde görülür. Bu nedenle, ulusu nesnel olarak belli kriterlerle tanimlama yolundaki her girisim, aslinda bütünüyle kendi ziddi biçiminde ortaya çikan görünümden hareket ettigi için metodolojik olarak idealizmle, düsüncenin varligi belirledigi yaklasimiyla damgalidir. Yani ilk bakista ulusu, tipki siniflar gibi nesnel görünen kriterlerle tanimlama girisimleri, çok materyalist görünmelerine ragmen, aslinda düsüncenin varligi belirledigi bir anlayisi hareket noktasi yapmis olurlar; yani ulusçularin ulus anlayislarini, ulus tanimlari olarak kabul etmis olurlar. * Her neyse, konumuz bu degil. Su ulusçularin ve onlar içinde de “Avusturya Marksizmi”nin “ortak yasanti ve kader birligi” kriterine dönelim. Bir an için, birer ulusçu olalim ve ulus olmanin en temel ölçülerinden birinin ortak bir yasanti birligi, kader birligi oldugunu var sayalim. Bugünün dünyasinda ulusçulugun her biçiminin nasil saçma bir hale geldigi en iyi futbol karsilasmalarinda görülmektedir. Örnegin artik Türkiyeli göçmenlerin çocuklari Alman milli takiminda bir yildiz olmakta (Özil veya Zidane); veya Almanya’da büyümüs, Türkçeyi kirik konusan Almanyali çocuklardan toplama milli takimla Türkiye dünya üçüncüsü olmaktadir. Ya da herhangi bir milli takimin oyuncularinin neredeyse çogu baska ülkelerin takimlarinda oynamakta; milli takimlar dünyanin dört bir yaninda top kosturan oyunculardan olusturulmaktadirlar. Aslinda ekonomi temelinin artik ulusal sinirlara sigmadiginin; uluslarin ve ulusal sinirlarin absürt hale geldiginin bundan daha çarpici bir örnegi az bulunur. Diyelim ki, 30 veya 40 yil önce bir ülkenin milli oyuncularinin neredeyse hepsi, o ülkenin liglerinde oynarlardi. O zaman belki, belli bir dereceye kadar ulusal takimlarin maçlari kendilerini akli gösterebilirlerdi. Ama simdi artik tam anlamisla saçmalik. Hangi dil, hangi soy, hangi irk, hangi kültüre dayanan ulusçuluk bu olgu karsisinda daha azla dayanabilir ki? Iste gerici ulusçuluk kendi ömrünü uzatmak için “çok kültürlülük”, “farkliliklari tanimak” vs. gibi bir söylemle kendini reforme etmeye çalismaktadir. Post Modernizm bunun ideolojik alt yapisi sayilabilir. Ama globallesme, sadece bunlarin degil, “ortak yasanti ve kader” birligi de giderek ikna ediciligini yitiriyor ve hizla asiniyor. Eger uluslarin ve ulusçulugun ayirici kriterinin bu oldugunu kabul edersek, aslinda artik dünya çapinda ortak yasanti ve kader birligi çagindayiz dünyanin tek bir ulus olmasi gerekir bile diyebiliriz. Çünkü bütün dünyada, milyarlarca insan, ayni fabrikadan çikmis televizyon ekranlarindan ayni programlari izliyor, ayni maçlari izliyor; ayni sahneleri görüyor; ayni atmosferler içinde yasiyor. Bu Dünya Sampiyonasi, olimpiyatlar, savaslar, büyük felaketlerde özellikle çok netlesiyor. Örnegin Türkiye’de bir zamanlar, geçmiste yasanmis bir “Erzincan Zelzelesi” veya Macar milli takimi 3-1 yenme vardi. Bu Türkiye’de yasayan insanlarin ortak hafizasina kazinmisti. Türk ulusunun ortak yasanti ve kader birligini yaratan bir olay olarak görülebilirdi. Ama artik ikiz kulelerin yikilisi; Romanya’daki devrim; Irak’in isgali; Tsunami, neredeyse tüm uluslardan herkesin ortak hafizasina aittir. Evet, hala ulusal devletler belirlemektedir politik gelismeleri, hala taraftarlar devletlerin bayraklarinin renkleriyle boyamaktadir yüzlerini, ama herkesin “kendi” devletinin veya ulusunun bayraginin renkleriyle yüzünü boyamasi ve boyadigi olayin kendisi bir ortak yasantidir. Bu ortak yasanti ayni devletin (ulusun) takimi kazandigi veya kaybettiginde o ulustan olanlarin duydugu sevinç veya üzüntüden daha az önemli degildir. Bir ulusun içinde bile, farkli takimlari tutanlar kazanç veya kayiplarda benzer farkliliklar yasarlar. Bu farkliliklar dünya çapinda bir ülke ölçüsündeki kazanan kaybedenlere benzetilebilir. O halde, bu gerçek zamanda herkesin ayni seyleri görüp, ayni seyleri yasadigi dünyada, “ortak yasanti ve kader birligi” de artik ulusal sinirlari çoktan parçalamis bulunmaktadir. O halde, gören göz için, bu futbol sampiyonasinin bir kere daha ortaya çikardigi bir gerçek var, sadece ulusçuluk degil; uluslarin kendisi, yani ulusal devletlerin kendisi, üretici güçlerin bu günkü gelismislik düzeyinde insanligin var olusunun ve mutlulugunun önündeki en büyük engeldir. Mücadele, bütün dünyada, bizzat uluslara, ulusal devletlere karsi olmalidir. Uluslarin ve ulusal devletlerin kendisini akil ve mantik disi; yikilmasi gereken en büyük ve acil sorun olarak görmeyen her politik proje gericilikle sonuçlanmaya mahkûmdur. Dünyada sosyalizmin ve sosyalistlerin entelektüel güçlerini, canliliklarini, perspektiflerini yitirisinin temelinde uluslara ve ulusal devletlere karsi mücadeleyi gündemin basina koymamak bulunmaktadir. Sosyalistler sadece özel mülkiyete saldiriyorlar, ama esas politik iktidari elinde bulunduran ve özel mülkiyet kadar insanligin önünde bir engel olusturan uluslara ve ulusal devletlere hiçbir saldirilari yok. Hatta aksine, “Emperyalizme karsi” uluslari, ulusal devletleri, sinirlari savunuyorlar. Hem de en gerici biçimindekileri bile. Gören göz için bu Dünya Futbol Sampiyonasi, bir tek dünya cumhuriyeti için, yani insanlarin dili, dini, etnisi, soyu, sopu, oturdugu yer ne olursa olsun esit oldugu; esitligin uluslarin ve devletlerin yurttaslariyla sinirli olmadigi ve onlarla dolayimlanmadigi sinirsiz ve ulussuz bir dünya için maddi kosullarin çoktan olustugunu; olgunlastigini, hatta çürümeye yüz tuttugunu gösteriyor.
Demir Küçükaydin demiraltona@gmail.com demirden-yazilar+subscribe@googlegroups.com Twitter: https://twitter.com/demiraltona Bloglar: http://blog.radikal.com.tr/Blog/demirden-kapilar http://demirden-kapilar.blogspot.com/ Kitaplari Indirmek Için: http://issuu.com/demir/docs http://sdrv.ms/XMW1ry https://drive.google.com/folderview?id=0B_TTU5pc2ZTRZUlhNzF5QnloWnc&usp=sharing Videolar: http://www.youtube.com/user/demiraltona/videos http://www.dailymotion.com/koxuz Haberi Ekleyen: Görman Hesler Bu haber 1482 defa okunmuştur.
|
YAZARLAR
VİDEO GALERİ
GÖRELE ' DE HAVA DURUMUARŞİVLEN HABERLERArama |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||