Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat | Resimleri Gizle


Atatürk ve Kadın


Açıklama:
Kategori: Köşe Yazarları
Eklenme Tarihi: 18 ?ubat 2017
Geçerli Tarih: 20 Nisan 2026, 06:12
Site: Görele Sol Platformu
URL: https://www.gorelesol.com/yazar.asp?yaziID=24087


ATATÜRK VE KADIN

ATATÜRK’ÜN KADIN HAKLARI KONUSUNDAKI FIKIRLERI VE BU ALANDA GERÇEKLESTIRDIGI KÖKLÜ DEGISIKLIK

Atatürk Mesrutiyet döneminin bütün düsünce akimlarim ilgiyle izlemisti. Ülkesinin sorunlarini yakindan incelemis, bunlar üzerin­de çok düsünmüstü. Türk kadinini “ikinci sinif” insan durumundan kurtarmanin zorunlu oldugu sonucuna ulasmisti.
Yüzyillardir, yarim tedbirlerle bir yere varilamamisti. Yarim tedbirlerle ne hukuk ne de egitim çagdaslasabilir, ne Türk kadini ne de ülke kurtarilabilirdi.
Tek bir çikis yolu vardi. Devlet yapisini, egitimi, hukuku, kadinin statüsünü lâiklestirmek, kimsenin dinî inancina ve vicdan hürriyetine karismadan din ile devleti, din ile hukuku ayirmak; aklin ve çagin gerektirdigi yola girmek.
Atatürk’ün kadin haklari konusunda getirdigi büyük ve köklü degisiklikler, ancak akilciligin ve lâikligin benimsenmesiyle basarilabilirdi.
Atatürk’ün daha 1916’da, Dogu Cephesinde komutan oldugu sirada, karargâhindaki arkadaslariyla sohbet ederken, kadinlara sosyal haklar taninmasi; annelerin iyi yetistirilmesinin topluma saglayacagi yararlar; çalisma hayatinda kadinlara da yer verilmesi gibi konulan ele aldigini, yayinlanan “Hâtira Defteri’nden anliyoruz.
1918 de tedavi amaciyla bulundugu Karlsbad’da tuttugu not­lar da gösteriyor ki, bir gün, gerekli yetki ve kudrete sahip olursa, sosyal hayatta istenen inkilâbi “bir anda gerçeklestirmeyi” daha o tarihte düsünmüstür.
1923 yilinin Ocak ayinda, Cumhuriyetin ilânindan dokuz ay önce, Atatürk, Izmir’de halkla konusurken kadin konusundaki düsüncelerini cesaretle açiklamistir:
“… Bir toplum cinslerden yalniz birinin yüzyilimizin gerektirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yari yariya zayiflamis olur.. . Bizim toplumumuzun ugradigi basarisizliklarin sebebi kadinlarimiza karsi ihmal ve kusurun sonucudur… Bir toplumun bir uzvu faaliyette bulunurken öteki uzvu atâlette olursa, o toplum felce ugramis demektir.
Bizim toplumumuz için ilim ve fen lüzumlu ise, bunlari ayni derecede hem erkek ve hem de kadinlarimizin elde etmeleri gerekir.
Kadinin en büyük görevi analiktir. Ilk terbiye verilen yerin ana kucagi oldugu düsünülürse, bu görevin önemi tam olarak anlasilir. Milletimiz güçlü bir millet olmaga azmetmistir. Bunun gereklerinden biri de ka­ri ularimizin her konuda yükselmelerini saglamaktir. Bundan dolayi, kadinlarimiz ilim ve fen sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün ögretim basamaklarin­dan geçeceklerdir.. Kadinlar toplum yasaminda erkek­lerle birlikte yürüyerek birbirinin yardimcisi ve destek­çisi olacaklardir”.
Atatürk Türk kadininin cevherini, yüksek degerini yakindan görüp tanimisti. Sehirlerde, saraylardan yayilan kötü âdet­lerin etkisi altinda, kafes ardinda yasayan kadinlar vardi. Ancak, bir de, yurdun her kösesinde, kocasiyla omuz omuza üretim çabalarina katilan köy kadinlari vardi. Atatürk onlardan saygiyla söz eder:
“… Tarlalarda erkeklerle birlikte çalisan, merkeplerine binerek öteberi satmak için kasabadaki pazar yerine giden, oralarda bizzat yumurta ve tavugunu, bugdayini satan, ondan sonra kendisine gerekenleri bizzat satin alan, köyüne dönen ve çalismalarinin hepsinde koca­larina, kardeslerine yardimci olan kadinlar… Ben bu kadinlar arasinda kocalarindan daha iyi is anlayanlara ve hesap yapanlara rastladim”.
Atatürk’ün Türk kadinina besledigi saygi, Bagimsizlik Savasi’ndaki tecrübeleriyle iyice perçinlesmistir. 1923 yilinda, Konya’da konusurken, bu saygisini büyük bir içtenlikle dile getirir:
“… Dünyada hiçbir milletin kadini, ‘Ben Anadolu kadi­nindan fazla çalistim…, milletimi kurtulusa ve zafere gö­türmekte Anadolu kadini kadar emek verdim’ diyemez. … Belki erkeklerimiz memleketi istilâ edenlere karsi süngüleriyle, düsmanin süngülerine gögüslerini germekle düsman karsisinda hazir bulundular. Fakat erkekleri­mizin teskil ettigi ordunun hayat kaynaklarini kadin­larimiz isletmistir… Çift süren, tarlayi eken, orman­dan odunu, keresteyi getiren, mahsulleri pazara götüre­rek paraya çeviren, aile ocaklarinin dumanini tüttüren, bütün bunlarla beraber, sirtiyla, kagnisiyla, kucagindaki yavrusuyla yagmur demeyip, kis demeyip, sicak demeyip cephenin harp malzemesini tasiyan hep onlar, hep o yüce, o fedakâr, o ilâhî Anadolu kadinlari ol­mustur. Bundan ötürü, hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadinlarimizi, sükran ve minnetle son­suza kadar aziz ve kutsal bilelim”. 
Türk kadinlarinin, kendilerine taninan haklari, bir mücadele vermeden kolayca elde ettiklerini söyleyenlere en iyi cevap Atatürk’ün bu sözleridir.
Kadinlara milletvekili seçme ve seçilme hakkinin verilmesi ile ilgili görüsmeler sirasinda da, ayni gerçek BMM kürsüsünden belirtilmistir :
“Türk kadinina bu hakkin bir lütuf olarak verildigi kanaatinde degiliz. Kimse bu kanaatte olamaz. Bir memlekette ki, yurdun her tarafi istilâya ugradigi zaman, kadinlar ates altinda erkeklerle beraber omuz omuza çalisirlar, memleketin geri kalan kismini korumak ve beslemek için tarlanin kara topragindan yiyecek çikarmaya çalisirlar, elbette bu varliklarin yurdun her kösesinde ve her tabakasinda söz söylemeye haklari vardir”.
Yine ayni konusmada hakli olarak söyle deniyordu: “Tarih, Türk inkilâbini anlatirken, bunun bir kurtulus oldugunu en basta söyleyecektir. Bu kurtulusun çesitli asamalari içinde de, özellikle kadinlarin kurtulmasini anacaktir“
Türk kadini, kendisine taninan bütün haklara lâyik oldugunu, hem söz konusu haklar taninmadan önceki asalet ve kahramanligi ile, hem de bu haklar tanindiktan sonra, kisa zamanda, çesitli meslek­lerde gösterdigi basarilarla kanitlamistir.
Atatürk, Türk kadinlarinin, sartlar elverisli olursa, hiçbir alanda erkeklerden geri kalmayacagindan emindi22. Türk kadinlarinin Avrupali kadinlardan da geri kalmayacaklari yolundaki inancini, Atatürk su sözlerle belirtmistir:
“Kadinlarimiz için, asil mücadele alani, asil zafer kazanilmasi gereken alan, biçim ve kilikta basandan çok, isikla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktir. Ben muhterem hanimlarimizin Avrupa kadinlarinin asagisinda kalmayacak, aksine pek çok yön­den onlarin üstüne çikacak sekilde isikla, bilgi ve kül­türle donanacaklarindan asla süphe etmeyen ve buna kesinlikle emin olanlardanim”
Iyi anne olmanin kadinlarin en önemli görevi oldugunu hatirlatirken de, bunun ancak bilgi ve kültürle basarilabilecegini vurgular:
“Zaman ilerledikçe, ilim gelistikçe, medeniyet dev adimlariyla yürüdükçe, hayatin, asrin bugünkü gereklerine göre evlât yetistirmenin güçlüklerini biliyoruz. Analarin, bugünkü evlâtlarina verecegi terbiye eski devirlerdeki gibi basit degildir. Bugünün analari için gerekli özellikleri tasiyan evlât yetistirmek… pek çok yüksek özelligi sahislarinda tasimalarina baglidir. Bu sebeple kadinlarimiz hattâ erkeklerden daha çok aydin, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdur­lar.”
Atatürk’ün gözünde, Türk kadinlarinin içinde bulunduklari haksiz statüden kurtulmalari, elbette onlari kisi olarak en dogal ve vazgeçilmez insan haklarindan yararlandirmak açisindan zorunlu idi. insanî ve ahlâkî zorunlulugun yaninda, ayrica, Türk toplumunun gelisip yükselmesi açisindan da buna gerek vardi. Bu inancini, Atatürk, esine az rastlanir bir açiklikla ve güçlü bir üslûpla belirtmistir:
“Son yillardan önce de milletimiz yenilesme yollari üzerinde yürümege, sosyal degismeye tesebbüs etmemis degildir. Fakat gerçek yararlar görülmedi. Bunun sebebini arastirdiniz mi? Bence sebep ise esasindan, temelinden baslanmamis olmasidir. .. . Bir toplum, bir millet erkek ve kadin denilen iki cins insandan meydana gelir. Kabil midir ki, bir kütlenin bir parçasini ilerletelim, digerini öylesine birakalim da kütlenin hepsi yükselme serefine erise­bilsin? Mümkün müdür ki, bir toplulugun yansi top­raklara zincirlerle bagli kaldikça diger kismi göklere yükselebilsin?”
Atatürk’ün ülkeyi dolasarak kamuoyunu kadin haklari konusunda yapacagi büyük degisiklige hazirlamasindan sonra, 4 Nisan 1926’da Medenî Kanun kabul edildi ve 6 ay sonra yürürlüge girdi.
Medenî Kanuncun kadin haklariyla ilgili olarak getirdigi degisikliklerin bazilari sunlardir:
— Birden fazla kadinla evlenme kaldirildi.
— Evlenme akdinin, iki ergin sahit huzurunda, resmî nikâh
memuru önünde yapilmasi esasi kabul edildi. Resmî olmayan nikâh
hukukî açidan geçerli degildi. Resmî evlenmeden sonra, ayrica,
dinî nikâh kiyilmasi serbestti.
— Evlenmede kadin ve erkek için yas siniri getirilerek çok
küçük yasta evlenmeler kaldirildi.
— Velilerin kizlari adina evlenme akdi yapabilmeleri, onlari “cebr” hakkina dayanarak zorla evlendirebilmeleri usulü kalkti. Temsilci yoluyla evlenme yasaklandi. (Evlenme yasma gelmis olmakla birlikte 18 yasini doldurmamis olanlarin evlenebilmeleri için ana-babanin izninin aranmasi usulünün zorla evlendirme ile ilgisi yoktur. Ana-babanin iradesi, evlenen gencin iradesinin yerine geçmez. Bu iradeye eklenir. Amaç, gençlerin korunmasidir).
— Ser’î hukukta bosanma yetkisi bir tarafli olarak kocaya taninmisti. Bu bir çesit “kovma” hakki idi. Koca bosanma kararini, esine bir vekil araciligi ile de bildirebilirdi. Kocanin dayanacagi bosanma sebepleri belirlenmis, sinirlanmis degildi. Medenî Kanun, bu haksizliga da son vererek, bosanma konusunda erkege taninan haklari kadina da tanidi. Gerekli sartlar varsa, kadin da, erkek gibi bosanma davasi açabilecekti. Bosanmada keyfîlik kaldirildi ve bosanmanin kanunda gösterilen sebeplerden birine dayali olmasi zorunlugu kabul edildi. Kanunda gösterilen sebeplerden birinin gerçeklesmis olmasi halinde bile, eslerden birinin, hatta ikisinin iradesi bosanma için yeterli degildi; bosanmaya hâkim karar vere­ bilecekti.
— Bosanma halinde, kadinin ve çocugun haklarini güvence altina alacak hükümler getirildi.
— Evli kadinin ekonomik haklarini daha iyi koruyan esaslar
kabul edildi.
— Miras hukukunda cinsiyet ayrimi kaldirilarak kadin ve
erkegin esitligi saglandi. 
Medenî Kanun’u, Türk kadinina siyasî haklarin verilmesi izledi. 3 Nisan 1930’da belediye seçimlerinde, 5 Aralik 1934’te milletvekili seçimlerinde kadinlara seçme ve seçilme hakki tanindi. O yillarda, henüz, Avrupa, Amerika ve Asya kit’alarindaki birçok ülkede kadinlar bu haklari elde edememislerdi.
Islâm ülkelerinde kadinlara siyasî haklarin taninmadigi, hatta Isviçre dahil, birçok Avrupa ülkesinde bile kadinlarin oy kullanamadigi bir dönemde, Türk milletinin böyle bir adimi atabilmis olmasinin önemi elbette büyüktü. Konuya karsilastirmali hukuk açisindan bakilinca, kadin-erkek esitligini bir milletlerarasi hukuk kurali haline getiren Insan Haklari Evrensel Bildirisi, Insan Haklari Sözlesmeleri henüz ortada yok iken, bundan yarim yüzyil önce, Atatürk’ün Türk kadinina, ülkesinin yönetimine katilma hakkini tanimasinin degeri daha iyi anlasilir.
Kadinlarin egitim ve meslekî çalisma haklarindan oldukça genis sekilde yararlanabildikleri bir Arap ülkesi olan Kuveyt’te, 1985 yilinin yaz aylarinda, yasalarin seriata uygunlugunu incelemekle görevli komisyon, Kuveyt’li kadinlara seçme ve seçilme hakki taninmasinin dogru ve mümkün olmadigini hükme baglamistir. Üstelik, kadinlarin bu haktan yoksun birakilmalarinin Peygamber emri oldugunu iddia edebilmistir.
Bununla birlikte, asil güç olan ve büyük cesaret isteyen adim, siyasî haklarin taninmasi degil, Medenî Kanun’un kabulü idi. Çünkü, kadinin özel hukuktaki statüsünü yeniden düzenlemek; evlenme, bosanma, miras hukukunu degistirmek, ancak hukuku, dinî temeller yerine lâik bir temele oturtmakla kabildi.
Yeni bir Ticaret Kanunu, Ceza Kanunu veya Seçim Kanunu yapmak, Aile Hukuku’nu degistirmek kadar zor degildi. Nitekim, Osmanli Devleti’nin son döneminde, Ticaret Hukuku’yla, Ceza Hukuku’yla ilgili kanunlar çikarilmisti. Fakat Aile Hukuku’nu degistirebilmek için Atatürk’ün gücü, kararliligi, uzak görüslülügü gerekliydi. Bugün, Bati uygarligi ile en yakin iliskiler içinde bulunan Islâm ülkelerinde bile, Medenî Hukuku akilci ve çagdas hale getir­mek; evlilikte, bosanmada, mirasta kadin-erkek esitligini saglamak mümkün olmamistir. Bu ülkelerin hepsinde, 1917 tarihli Osmanli Aile Hukuku Kararnamesi’ni andiran tereddütlü ve yarim adimlar atilmaga çalisilmakta; din otoriteleri ile devleti çagdaslastirmak isteyen siyasî otorite arasindaki çatisma, çesitli dalgalanmalarla, sürüp gitmektedir. Bu sorunu çözebilen, birden fazla kadinla ev­lenmeyi kesin sekilde yasaklayici bir kanunu yürürlüge koyabilen, kiz çocukla erkek çocugu esit hale getirebilen, bosanmada taraflara esitlik saglayabilen tek Islâm ülkesi, Türkiye’dir. Çünkü, lâiklik ilkesini kabul ederek, hukuku lâik temeller üstüne oturtabilmis tek Islâm ülkesi, Türkiye’dir.
Türk kadini, Türk gençleri, bunun derin anlamini iyice kavramali ve Atatürk’ün eserine bilinçle sahip çikmalidir.
Kanunlarda yapilan degisikliklerin uygulamadaki sonuçlari yeterli midir? 
Kiz çocuklarin egitimi konusunda asilan mesafe büyük olmakla beraber, henüz eski aliskanliklar tam olarak kirilamamistir. “Egitim Birligi” (Tevhid-i Tedrisat) kanununa aykiri kuruluslarin çogalmasi, son derecede önemli bir sorundur. Kizlarin çok büyük çogunlugunun ortaokul ve liselere bile devam edemedikleri, Hukuk Fakültesinde sadece üç genç kizin okuyabildigi günler artik çok gerilerde kalmis, ögretim kurumlarinin kapilari kiz ögrencilere açilmistir. Ancak, devam eden sorunlari görmezlikten gelemeyiz.
Kadinlarin sadece ebelik, hemsirelik, bir ölçüde ögretmenlik yapabildikleri, öteki mesleklerin genellikle erkeklerin tekelinde bulundugu günler de tarihe gömülmüstür. Bugün, Türk “irfan ordusu”-nun büyük bir bölümü kadin ögretmenlerden olusmustur. Üniversi­telerimizde, hemen hemen her bilim dalinda, kadin ögretim üyeleri­miz, arastirmacilarimiz vardir. Sanatçi, yüksek mahkemelerde üye veya daire baskam, hâkim, savci, avukat, hekim, eczaci, mühendis, hariciyeci, iktisatçi, genel müdür, isletmeci, bankaci, fizikçi, kimyaci, matematikçi vb. olarak akla gelebilecek mesleklerin hemen hepsinde, kadinlarimiz basariyla hizmet görmektedirler.
Ancak, özellikle kirsal kesimde ve yurdumuzun uzak köselerinde, kiz çocuklarinin bir kismi okula gönderilmektedir. Kadin nüfusta, okur-yazar olmayanlarin orani hâlâ yüksektir. Kanun geregince zorunlu olan ilkögretimden sonra, yetenekli kiz çocuk­larini okula göndermeyen ailelerin sayisi az degildir. Bütün bu alan­larda, yüzyillarin aliskanliklarini kirmak için, daha genis çabalara ihtiyaç vardir.
Atatürk’ün birçok Avrupa ülkesinden önce Türk kadinina tanidigi siyasî haklarin kadinlarimiz tarafindan yeterince kullanilip kullanilmadigi da, ülkemizde sik sik tartisilan bir konudur.
Türkiye, seçimlere katilma oraninin, birçok köklü demokrasilere göre, yüksek oldugu bir ülkedir. Bu oranlarin yüksekligi, kadinlarimizin oylamaya katilarak yurttaslik ve seçmenlik görevlerini yerine getirdiklerini gösteriyor. Seçilme hakkindan yararlanabilme konusun­da durum biraz farklidir. Parlâmento’ya 1934’te 18 kadin millet­vekili girmisti. Çok partili döneme geçilince, bu sayi azaldi. 1983 seçiminde yeniden bir artis görüldü. Türkiye’de milletvekilligi gö­revini en iyi sekilde yapabilecek pek çok kadin bulundugu süphe götürmez. Ancak, adayligin gerektirdigi parti içi ve partiler arasi mücadeleler, bazi aydinlarimiza çekici gelmedigi gibi, kadinlarimiza da çekici gelmemektedir, öte yandan, partilerin, kadinlardan çok daha fazla sayida erkek aday göstermeleri, aslinda, Türkiye’ye özgü bir durum degildir. Elli yillik zaman diliminde, Türkiye’de parlâmentoya giren kadin üye sayisi ile baslica demokratik ülkelerdeki sayilar karsilastirilinca, arada çok büyük farklar bulunmadigi görü­lür.Zaman ve genel egitim düzeyindeki ilerlemeler, kadinlarin siyasî hayata daha aktif sekilde katilmalarim saglayacaktir.
Uygulama ile ilgili en önemli ve düsündürücü sorunlar, Aile Hukuku alanindadir. Ülkemizde, hâlâ resmî nikâh disinda, sadece imam nikâhi ile yapilan birlesmeler vardir. Bu gibi yasa disi “evlenmeler” hem kadinlarin, hem çocuklarin kanunî haklari bakimindan son derece büyük sakincalar dogurmaktadir. Resmî nikâh belgesi gösterilmeden yapilan yasa disi dinî nikâhlarin, az sayida da olsa, “birden çok kadinla evlenme” olayina imkân hazirladigi da meydan­dadir. (1945 nüfus sayimi sonuçlarinda, evli kadin sayisi, evli erkek sayisindan 97 bin fazla görünüyor. Daha sonraki sayimlarda da iki sayi arasinda fark görülmüstür. Ancak, ailesini yurt içinde bira­karak yurt disinda çalisan çok sayida erkek yurttas bulundugu için, özellikle 1960’tan sonraki nüfus sayimlarinda, evli erkek ve evli kadin sayilarinin esit olmamasi “çok kadinla evlilik” olayinin bilimsel ölçütü olarak kullanilamaz).
Medenî Kanuncun getirdigi aile yapisinin, bugün artik Türk yurttaslarinin büyük çogunlugunca benimsendigi ve bundan geri dönülemeyecegi açik bir gerçektir. Bununla birlikte, bu Kanuncun hükümlerine uymayan uygulamalarin sona erdigi söylenemez.
Bu sorunun çözümü için de, çare, bir yönü ile egitim’dir; bir yönü ile de, lâik devlet ilkesine simsiki bagli kalarak bu ilkeden asla ödün (tâviz) verilmemesidir. Dinî nikâh kiyanlarin yasalara saygili olarak, resmî nikâhin yapildigina ve sicile kaydolunduguna dair belge istemeleri, çok sayida kadinla yasa disi “evlilik”leri önler; kadinlari ve çocuklari bin türlü dertten korur.
Atatürk’ün kadin haklari ve kadinin statüsü konusunda bundan 60 yil önce ileri sürdügü görüslerin ve uygulamaya koydugu ilkelerin, uzun yillar sonra, insan Haklari Bildiri ve Sözlesmelerinde ve uygar ülkelerin Anayasalarinda yer aldigini görüyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasi da, “herkesin, dil, irk, renk, cinsiyet, siyasî düsünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrim gözetilmeksizin kanun önünde esit” oldugunu hükme baglamistir (Madde 10). Anayasa, ayrica “Aile Türk toplumunun temelidir” ilkesini benimsemistir. Devlete, özellikle ananin ve ço­cuklarin korunmasi görevini vermistir (Madde 41). Böylece, Ata­türk’ün bu konudaki baslica düsünceleri, Anayasa emri haline gel­mistir.
1985’te, Nairobi’de, “kadin için esitlik” konusunu görüsmek üzere Birlesmis Milletler Teskilâtinin düzenledigi bir dünya konferansi toplandi. Ortaya çikan gerçek sudur ki, dünyada pek çok milletin kadinlari, Atatürk’ün Türk kadinina sagladigi haklara kavus­mak için daha uzun yillar mücadele etmege mecbur olacaklardir.
Atatürk’ün bu konuyla ilgili görüslerini ve Türk milleti’nin O’nun önderliginde gerçeklestirdigi atilimi bütün dünyaya daha iyi anlatip tanitmak görevimizdir.
Bundan daha büyük önem tasiyan asil görev ise, Atatürk’ün, çok çetin güçlüklere ragmen, kadinin haklari ve statüsü konusunda gerçeklestirdiklerini koruyup köklestirmek, O’nun ilkelerine sahip çikmak ve bu ilkelerin asinmasina imkân vermemektir.


Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat | Resimleri Gizle