Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat | Resimleri Göster
Açıklama:
Kategori: Köşe Yazarları
Eklenme Tarihi: 30 Mart 2016
Geçerli Tarih: 25 Nisan 2026, 14:45
Site: Görele Sol Platformu
URL: https://www.gorelesol.com/yazar.asp?yaziID=22847
GERIDE MOR SALKIMLAR KALDI
Sen gittin gideli kim bilir kaç bahar geldi ve ben, kim bilir kaç kere
daha senin hayalin ile boynu bükük açtim çiçeklerimi.
Köskün bembeyaz ahsap duvarinin dibine minicik bir fidan olarak
ekildigimde, buralar boy boy meyve agaçlariyla çevrili, önündeki dar yoldan
geçen at arabalarinin tozlari ile dumanli, bogazdan esen rüzgarin tasidigi mis gibi
deniz kokusu ile doluydu.
Asmalardaki üzümler yanindaki elma agacinin üzerini de kaplamis, beyaz
ve kara dutun dallari birbirine dolanmisti. Çiftligin çocuklari en çok dut ve
erik agacina tirmanmayi severdi. Pasa baba köskü çevreleyen, bogazdan baslayip
dik yamacin en tepesine kadar uzanan çiftliginin her agacini tanir, hasat
zamani düzenledigi senlikle saraydan gelen misafirlere meyvelerini gururla
ikram ederdi.
Agaçlariyla ilgilenirdi ilgilenmesine
de en çok bahçesindeki çiçeklerine özenir, sabah namazindan sonra yanimiza
gelir, hepimize taktigi isimlerle hitap eder, uzun uzun sohbet ederdi.
Ben o çelimsiz fidan halimle ilk bahara ancak birkaç dal mor salkim
açtigim yagmurdan sonraki bir sabah yanima geldi. Tüm yapraklarim, üzerine
sinmis hafif tütün kokusuna karisan, geriye dogru yapistirarak taradigi
saçlarindan gelen sabun kokusuyla doldu. Egilirken yeleginin cebindeki saatinin
kordonunun hafifçe singirdadigini duydum. Muharremzade Pasa’nin sesi de,
konusurken tomurcuklarima degen nefesi de ipek gibi yumusacikti.
Günes sabah isigini üzerime çevirdiginde yapraklarimdaki su damlalari
parliyor, ince gövdem dallarimi tasimakta zorlaniyordu. Minik çiçeklerimi
sefkatle oksarken gözlerini kapadi, yavasça burnunu yaklastirip, derin derin
içine çekip kokladiktan sonra “Ufagim sen, zarafetinle, asil renginle, kokunla,
zengin ve lütufkar çiçeklerine bu evi mutlulukla sarmalayacaksin, çiçeklerini
tam da kizim dogdugu gün açtin, size ayni isimle seslenecegim, mor renk
anlamina gelen Leylaki diyecegim” diye fisildadi.
Benim çiçeklerim ile senin hayata gelisin sadece isimlerimizi degil,
sen gidene kadar bütün hayatimizi da birbirine dolayan, evi saran dallarim gibi
sarilip bir bütün oldu.
Her ilk baharda, pasa babayi mutlu etmek ve sana biraz daha yaklasmak
için azimle büyüyüp, eve daha da hizla tirmanirken, sen bahçeye indiginde
çiçeklerimi o minik tombul ellerinle alip, içinde sakladigim bal tadindaki
damlalari emerek, kokumu içine çekip, çiçeklerimden taç yapip saçlarina takarak
büyüdün.
Boyunla birlikle hizla uzayan, bahar günesinde aralarina sakli bakir
renkleri ile parlayan dalga dalga saçlarin, hep gülerek ve merakla isildayan,
bana bakarken içinde sanki mor pariltilar sakli gözlerin ile bir Leylaki
oldugunu tüm dünyaya ilan ediyordun.
Yagmuru bol bahar sabahlarinda uyanir uyanmaz pencerenin koca ahsap
camini sürgüsünden yukariya gicirdayarak kaldirip, üzerindeki beyaz, yakasi
dantelli, kollari uzun gecelik entarinle basini disariya uzatip önce
islandiginda yogunlasan topragin, bahçenin tüm çiçeklerinin kokusunu içine
çeker, sonra yüzünde benimkinden daha gösterisli çiçekler açtiran o kocaman
gülümsemenle seslendirdin;
“Leylaki, seni duyuyorum. Kokunu tüm bahçenin güllerinden,
hanimellerinden, hatta tam arkandaki kocaman ihlamurdan bile önce duyuyorum”
derdin. Kokusu olmayan rengarenk zarif laleler, göge uzanan yüzlerini daha da
gösterisle sana dogru açar, güller koca yapraklarini biraz da kiskançlikla
sallarken, bahçeyi çevreleyen çiçeginin rengine bile adina vermis erguvan
agaçlari binlerce minik çiçeginin hepsi dikkatini çekmek için yüzünü sana
dönerdi. Ve ben iste o an gururla gerinir, en az birkaç boy daha atar, dünyanin
en güzel kokan, en güzel görünen salkimini senin pencerenin etrafina dolarken
mutluluktan kendimden geçerdim.
Koca daglardan asagi dökülen bir çaglayan kadar görkemli mor
salkimlarim, bütün sehrin dilindeydi. Sirf beni, o kokusuyla da insanin içine
isleyen çiçeklerimi görmeye Üsküdar’dan bile sandallarla gelirlerdi. Faytonlar
ön yoldan geçerken yavaslar, atlar toprakta sert ama ufak adimlarla giderken,
sanki daha az toz kaldirmaya özenirdi. Içindekiler gözlerini kapatip önce
kokumun tadina varir, sonra tüm sehrin hayranlikla baktigi Muharremazadelerin
Leylaki konaginin ihtisamini seyrederlerdi.
Baharin tadini doyasiya yasadiktan sonra, bir Nisan sabahinda yeniden
çiçeklerini açip seninle bulusmayi hayal ederek aylar süren derin uykuma
çekilirdim. Köskün tamamini çevreledigim çiçeklerimi mutlulukla açip, seni
sürprizimle karsilamaya uyandigim bir sabah, dünya basima yikildi.
Evde kimse yoktu.
Her penceredeki çiçeklerim, tavandan sarkan kocaman dallarim, binaya
yapismis tüm gövdem ile günlerce seslendim. Evi sarstim. Çiçeklerimi evin ahsap
araliklarindan içeriye biraktim ama ne bir iz gördüm, ne de bir ses duydum.
Evde kimse yoktu.
Günlerce çaresizlik içinde agladim. Konagin her kösesindeki milyonlarca
çiçegimin içindeki ballari gözyasi olarak döktüm. Her sabah kösedeki minareden
gelen ezan sesi ile uyanip, rüzgar esmese bile kendimi sallayarak tüm
çiçeklerimi, yapraklarimi sanki bir tufana yakalanmisim gibi sallayip bagirdim.
Ama kimse beni duymadi. Morlarim soldu, kokum kayboldu.
Zaman öylece geçip giderken bir gün koca kökümün dibinde, topragin
hemen altinda, hafifçe yan yatmis, üzerine düsen yumusacik aksam günesinde
paril paril parlayan ufacik bir mor salkim çiçegi fark ettim. Üzüntüden yorgun
düsmüs yapraklarimi aralayip, o parlak çiçegi dallarimin arasina aldigimda,
Bundan iki sene önce Muharremzade Pasa babanin sana 18 Nisan 1922 günü, tam on
dört yasinda oldugunda hediye ettigi ametist tasli küpe ile göz göze geldim.
Nadide annenin kendi elleri ile ucuna adinin bas harflerini, ortasina
da bir dal çiçegimi isledigi kesenin içindeki küpeyi gördügündeki sevinçle dolu
hafif bir çiglik atip, önce annene sonra babana sarilip, salonun ortasinda
nasilda döne ziplaya dans etmistin. Yapraklari altindan, basini sallayinca
birbirine çarpan minicik çiçekleri mor taslardan yapilmis küpeyi kulaklarina
taktiginda sen mutluluktan aglarken, Muharremzade pasa ise yüzünü pencereye
dönüp Allaha sükretmis, gözlerine biriken yaslari zor saklamisti.
Onu köklerimin arasina alirken, gövdemin kenarinda, tam o küpenin
yaninda düzgünce kesilmis dali fark ettim. Iste o an dünya basima yikildi. Bana
kendinden bir parça birakirken, yanina bir dal sürgünümü alarak veda ettigini
anladim. Bir daha dönmemek üzere gitmistin. Hissettigim aci, gövdemi kesen koca
bir balta gibi yüregimi parçalarken sustum. Yillarca sessiz kalan bu ev gibi
bende bir daha hiç kokmamak üzere sustum.
Sen gittin gideli, kim bilir kaç bahar geldi Leylaki. Budanmamis
dallarim canimi yakiyor, susuz kalan köklerim yavasça çatliyor ama en çok
çiçeklerimi seven eller, bana fisildayan sesler olmayinca zorlukla açiyorum
gözlerimi. Ölürken beni de yaninda götürecek bu eski virane evin akibetiyle
belki de bir daha hiç açamayacak oldugumu bilerek döküyorum çiçeklerimi
bahçedeki bakimsiz otlarin arasina.
Yapraklarinda hissettikleri
sicak bir nefes, çiçeklerinin kokusunu almaya yaklasan yüzler olmayinca önce
güller dayanamadi, sonra hanimelleri ve evin arkasindaki koca manolya agaci
göçtü gitti. Ihlamur kaderine razi sifa kokan sari çiçeklerini açiyordu ki, bir
gün evin etrafini kazmaya basladilar. Elmalarin, kirazlarin, eriklerin hepsini
keserken, onu da söküp attilar. Topraga, simsiyah kötü kokan zift döküp yol
yaptilar, yanlarina gölgesi ile günesimi, varligi ile bogazdan aldigim havami
kapatan kocaman binalar diktiler. Bir erguvan kaldi bu eskimis evin yaninda,
bir de her sene yavrularini dogurmaya gelen sessiz, sakin kediler.
Ben, her bahar ilk tomurcugumu önce unutup sana kokmak için açiyor, tüm
çiçeklerimle gördügümde yoklugunu aciyla fark ediyorum. Artik bogazin poyrazina
bile zor dayanan köskün halen yasadigini, birlikte nefes aldigimizi anlayinca
dallarima yerlesen buruk bir tebessümle, son kalan birkaç yasli çiçegimi inatla
pencerene dolayip, anilarin arasinda geziniyorum.
ayçE ayyildiz