Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat | Resimleri Gizle
Açıklama:
Kategori: Köşe Yazarları
Eklenme Tarihi: 11 Eylül 2014
Geçerli Tarih: 16 A?ustos 2026, 14:38
Site: Görele Sol Platformu
URL: https://www.gorelesol.com/yazar.asp?yaziID=19004
Aaaaahhhn Ceyda!...
Aaaaahhhn Ceyda!... Can arkadasim. Kendini; dogruluguna,
kurtulusun kesin adresi devrim oldugu
inancina, ideolojisi ugruna feda
eden arkadasim.
Sinavlara cansiperane bir sekilde ögrenci yetistirdigimiz
günlerdi. Yabanci dil ögretimli bir okula, yoksul ögrencinin kaydolma sansi
yalnizca sinav kazanmakla olacakti. Ögrenciler,ögretmenler,dersaneler, anne
babalar, özel ögretmenler, servis söförleri, kirtasiyeciler,kantinciler
veryansin kosusturuyorlardi bu yarisin ortasinda, beyinleri uyusmusçasina.
Yapacak bir sey yoktu... Egitim sistemimizde pasta küçük, pastaya uzanan
minicik kollar binlerce!... Sinif atlamanin, rahat yasamanin, insanca
karsilanmanin tek yolu okumak yoksula!.. Öyleyse elde avuçta, sandikta sepette
ne varsa bu ugurda feda edilmeliydi. Bu yarista en karli çikan sinavi
kazanabilen ögrenciler ve tek maasa hapsolmus, ilkokul ögretmenleriydi. Bir de
günlük nafakalarini kaprisli yolcularin verdigi üç bes kurusla kazanan eski
Anadol marka taksilerin sahibi yasli taksi söförleri. Minik bedenlerin
tasiyamayacagi agir çantalari kosarak ellerinden alir,itinayla bagaja
yerlestirir, ögrencilerin bagiris çagirislari arasinda okuldan eve, evden
okula, ya da annelerin is yerlerine tasirdi onlari. Ve ek gelirleri, esas
gelirlerini geçerdi, Allah bin bereket versin! Onlardi bu yarisi
gögüsleyenler... Arkasindan mantar gibi çogalan dersaneler, ayni türden basilan
yüzlerce yardimci kitaplar, testler,
çalisma föyleri, sinav kitapçiklarini basan matbaalar, satan
kirtasiyeciler. Adeta müthis bir sektör olmustu bu yabanci dil ögretimi yapan
devlet okullarini kazanabilme yarisi!...
O, iste o özel ögretmenlerden biriydi.!... Kisa boylu,siyah
kivircik saçli,hep gülen,hep çok konusan, hep bir yerlere yetismeye çalisan
ilkokul ögretmeniydi. Çok okuyan, çok elestiren, yanlislarin, haksiz yasam
anaforlarin ortasinda bir genç kizdi.Kalin etli dudaklari sigaranin siki yakin
arkadasligindan kara kara parlardi. Zir zir konusan cahil annesine kocalik,
yetim kardeslerine babalik yapiyordu. Aslinda müzik ögretmeniydi. Gitar, piyano
çalar, en zor Türk Sanat Müzigi parçalarini Dede Efendileri,Yesari Asim
Ersoylar'i söylerdi. Illa ki devrimci marslari. Türküleri rakili, Nazimli dost
sohbetlerinde günes dogana kadar ne kadar içten söylerdi. Ama ögretmen okulu
çikisli oldugu için, özellikle bu yaris ortaminda ilkokul ögretmenligini seçti.
Kenar semt okullarinin birinde ögretmenlik yaparken, "kesinlikle
kazandiran özel ögretmen " ünvaniyla zengin ailelerin çocuklarina özel derse gidiyordu. Sabahlari villarda,
kösklerde, saray yavrusu evlerde özel ögretmendi. Ögleden sonra dolmusla
gittigi okulunda çorapsiz, çamurlu naylon ayakkabilariyla, solmus yamali
önlüklü, burunlari ellerinin tersi ile sürekli silinmekten kipkirmizi, mazlum,
mahcup bakisli çocuklarin ögretmeniydi. Kir dolu tirnaklarin çevreledigi çatlak
parmaklara kalemin nasil tutulacagini gösterirken,avcunun içinde gümleyen kalp
sesini hissederdi Ceyda!.. Onlar böyle sevgiye, ilgiye alisik degillerdi ki!.
Içi sizlardi. Diger geçede "giiiit ders yapmak istemiyoruuuummm "
diye Iran halilarinin üstünde, kristal avizenin altinda fitursuzca, simarik
simarik bagiran çocuklar!.Korkunç çeliskili yasam standartlari...Görüyordu...Yasiyordu.
Çocuklar!... Ahh çocuklar!... Tüm çocuklar!...Varsillik ya da yoksullugun derin
vadilerle ayrimlarindan habersiz masum çocuklar!... Büyüdükçe sanki
canavarlasiyorlardi...
Ceyda bu çeliskilerin isyankar yakiciliginda, yasa disi
örgüt toplantilarina katildi önceleri. Sonra siki faal üyeligine...Heyecanli
günler baslamisti onun için. Annesi,
kardesleri hiç birseyin farkinda degildi. Ceyda kazandigi ders
paralariyla onlari rahat geçindiriyordu.. Sehir içi görevlerinden sonra örgüt,
çevre il ve ilçelere siçratti onu!...Otobüslerde, minibüslerde, daglik arazi
jiplerinde örgütün yayin organlarinin dagitiyordu.Yola çikmak kabustu ona.
Jandarmalarin otobüsleri durdurup kimlik aramalarinda iç çamasirina kadar tere bulaniyordu.
Hersey jandarmalarin iki dudaginin ucundaydi. "In asagi" dediler mi
her sey biterdi. Muhtesem dag manzaralarinin hiç bir zaman farkina varmadi...
Haksizliklarin ve çarpik düzenin, böylesi çalismalarla, devrimci ilkelerin
uygulanmasiyla, direnisle bitecegine inanci, "eller havada" teslim
olmustu tüm yüregiyle. Hakça düzene yangin bir yürek tasiyordu. Devrimci
marslari, Ruhi Su'nun sarkilarini o güzel sesiyle söylerken, bir gün tüm
adaletsizliklerin son bulacagina, insanlarin esit olacagina öylesine
kesin,coskulu,can-i gönülden inanirdi ki!...
Bir pazar sabahiydi. Yasak yayinlari, bildirileri, gizli
basilan el ilanlarini çarsi posetine doldurdu, üstüne günlük plan defterini
koydu, okul müdürünün her gün imzaladigi, onun üstüne hirkasini yerlestirdi. En
üste de gece bitiremedigi Jean-Jacques Rousseau'nun" Emile"
kitabini" koydu. Meslegini ilgilendiren kitaplari seviyordu. Uzun yollar
firsatti okumak için. Annesine yirmi üç nisan prova çalismalarina gidecegini söyledi.
Çikti. Bir ilçeydi görevlendirildigi yer. Günün sonunda araç bulamayacakti
dönüs için. Dönüsünü örgüt ayarlayacakti...
Toroslar'in tepelerinde yayla olarak pek meshur ve kalabalik
bir ilçeydi, gidecegi yer. Bahar ayi oldugundan ortalik apaydinlikti ama günes
henüz dogmamisti. Eski, külüstür, uzun burunlu otobüsün kalkacagi duragin
oldugu hana geldiginde otobüs çoktan dolmustu. Kalkmak üzereydi. Bindi. En
arkadaki, en kösedeki pencere kenarina oturdu. Öylesine siradan giyinirdi ki
kimsenin dikkatini çekmezdi. Posetini ayaklarinin arasina aldi. Jan Jak
Russo'nun egitim üzerine yazdigi felsefi kitabini çikardi,okumaya daldi.
Yayla ve civar köylerinin tek otobüsüydü, haftada bir kez
sefer yapar ve her defasinda tikabasa dolardi. Hindistan köylerine giden
tepesinde denkler, sepetler, kafes içinde tavuklar olan, kapisindan insanlarin
tastigi otobüsler gibiydi. Üzeri bir parmak tozluydu, sicak havalarda insanlar
gibi eksi eksi ter kokardi. O ilkbahar sabahinda, otobüsün yillarin yorgunluguyla
öksürüp, tiksirip, homurtularla kalktiginin farkina bile varmadi Ceyda.
Dalgindi, endiseliydi. Hep böyle olurdu sonra rahatlardi. Otobüs titreyen
kaportasiyla, tarihi köprünün Arnavut kaldirimli tas yolunu geçtikten sonra
toprak yola sapti. Yavas yavas dag yollarini tirmaniyordu. Kayalardan akan
sularla kayganlasan yollar, nisan yagmurlarinin oydugu çukurlar, tekerlerin
asinmis lastiklerini ve koltuklardaki dip dibe oturan yolculari sik sik
hoplatiyordu. O, pencere kenarinda rahatti, onun için hep o köseyi seçerdi.
Önündeki koltukta genç bir çift oturuyordu. Kadinin kucagindan, koltugun
tepesine tirmanip arkaya sarkan
bebekleri gülücükler atiyor cilveler yapiyordu Ceyda'ya. Elindeki
çingiragi her düsürdügünde egiliyor, koltugun altindan alip bebege verirken
okudugu sayfayi karistiriyordu. Bebek bir müddet sonra uyudu da kesintisiz
okuyabildi kitabini.
Esneyerek saatine baktiginda iki saat geçmisti. Parmagini
kitabin arasina koydu kapatti. Kirli camin ardinda ; bol yaprakli agaçlar, yariklarindan
maki fiskiran kayalar, dibindeki çakil taslarinin görüldügü bakir dereler,
koyun sürüleriyle çobanlar, köpekler, toprak yoldaki tezek kümeleri akip
gidiyordu. Erdal'i düsündü. Dünkü toplantida hir çikarmisti. Son günlerde iyice
huysuzlasmisti. Nesi vardi? Yabanci arkadaslar edinmisti, kisacik favorili,
oglan trasli. Onlarla görüldügünde telaslaniyordu. Oysa örgütün çekirdek
elemaniydi. Hangi hesaplar pesindeydi?
Dag rüzgarinin iliklere isleyen havasinda kargidan yapilmis
çardaklariyla derme çatma bir "kendin pisir kendin ye" de mola
verildi. Otobüs siki bir frenle durdu. Sarsintiya basini kitaptan kaldirdi.
Yolcularin inmesini bekledi, omuzlarina hirkasini atti, en son o indi...
Gerindi, ayaklari uyusmustu. Posetini koltugunun altina sikistirdi. Kurumus
kargi yapraklarinin gölgeledigi kenardaki tek sandalyeli tahta masayi seçti,
oturdu. On kisinin elele vererek anca sarilabilecegi asirlik bir çinarin altina
kurulmustu çardak. Agacin gövdesinde pasli bir levha! "Anit
agaç". Hemen yaninda kaya
yarigindan fiskiran buz gibi ak bir pinar. Gitti elini yüzünü yikadi önce, posetini bacaklarinin arasina kistirarak.
Mangallara taze kesilmis keçi etleri atilmis, agir agir yükselen et kokulu gri
duman, bahar kokulu dag havasina konuk oluyordu,Her yolcu mutlaka yerdi nar
gibi kizarmis etleri, parasi çok önceden hazirlanirdi.Köylerine vardiklarinda
kurula kurula bir kez daha agizlari sulanarak anlatilacakti çünkü, adettendi.
Salvarli küçük çocuk kalayli sahanda getirdi yufka ekmege sarili yaglari
kenardan akan, bugusu tüten etleri. Ceyda, taze soganla dürüm yaparak yedi
yemegini,köpüklü ayranini içti.
Elini ve et kokulu yagli agzini, pinarin tas yalagina akan
su ile yikadi, posetini koltugunun altindan hiç birakmadan. Ellerini çirpti.
Saçlarini sivazlayarak kuruttu. Biraz yukarda, agaçlarin arasinda yari gövdesi
topragin üstünde, damarli bir kayaya oturdu. Oradan kusbakisi izledi bir müddet
insanlarin telasli hareketlerini, kemikleri disleriyle siyirislarini. Yeniden
kitabina yumuldu; dalgin, merakli satirlarin içine düserek. Arada bir
"Maltepe" sigarasindan derin derin nefes çekip, dumanini basinin
edali bir hareketiyle havaya savurarak. Sigaradan bir nefes çekmek için basini
kaldirdigi anda gördü, tobüsün yanina bir jip yanasiyordu. Askeri bir jip! Tüm
vücuduna bir sicaklik yayildi. Jipten iki jandarma eri ile kurula kurula
yürüyen yekpare kasli komutanlari indi. Ceyda kucagindaki posete siki siki
sardi, karnina bastirarak. Gözleri jandarmalarin her hareketini hiç kaçirmadan izliyordu.
Salvarli çocuk ve babasi telasla kosturarak karsiladilar, çinarin hemen
yanindaki masayi hazirladilar.
"Haydiiii!.... Hareket ediyozzz! " diye bagiran
muavinin ilk ikazinda hemen kalkti. Kitabini, posetini hirkasinin altina
gizledi, koltugunun altina aldi, çocuk
tasir gibi. Çam pürleriyle dolu tepecikten kaymamak için dikkatlice indi.
Herkesten önce çikti otobüse, arka kösedeki koltuguna yerlesti.
Telasliydi,tedirgindi.Hirkasini dizlerinin üstüne itinayla
yerlestirdi,ayaklarinin arasindaki posetini gizledi. Yolcularin agir
davranislarina için için kiziyordu. Öndeki aile de geldi yerlesti. Gözü,
bebegin cilvelerini görmüyordu, gözü insan kafalari arasindaki pencereden
görmeye çalistigi jandarmalardaydi. Hareket ettiklerinde derin bir nefes aldi,
rahatlamisti. Gerginlik yormustu onu. Hafiften uykusu geldi. Kitabi kucagina,
basi arkaya düstü. Uyumustu.
Uyusmus, mayismis bir uykuydu... Her sorunu,sorumlulugu
atmis, sakin çocuksu uyuyordu... Otobüsün homurtusu, cizirdayarak, hisirdayarak
radyodan yayilan iç anadolu türküsü, kulaklarinda yavas yavas eridi, sesler
toplandi,birbirine karisti. Tersine oynayan film gibi kulaklarindan geri çikti.
Derin sessiz bir kuyuya yuvarlandi.....
Bir el dürtüyordu onu,
uyandi. Yanik tenli, saf anadolu çocugunun bakislariyla karsilasti önce.
Egilmisti. Çipil gözlerini hizli hizli kirparak
bakiyordu. Boynunun altindan bagli basligi hafiften arkaya kaykilmis,
toza bulanmis ter sakaklarindan süzülüyordu. Önce kiyafetin yün kokusu çarpti
burnuna. Karsindakinin kimligini algilamaya çalisti. Bakislari önce demir
basligi, sonra haki renkli resmi kiyafeti gördü. Bakislari kaydi, kendini
dürten eli degil, diger omuzundaki asili tüfegin kayisini kavrayan eli gördü,
gözünün hizasindaydi bu çatlak, kirli el... "Kalk" diyordu, siradan
mahcup anadolu çocugu, resmi kiyafetin içinde acimasiz emir eri kimligiyle
kubararak!... Ilk, posete atti elini Ceyda!. Duruyordu. Kitabi?... Kitabi
yoktu. Siçrayarak dogruldu. Yanina,
önüne bakti. "Bunu mu ariyorsun?" dedi arkadaki bir üst
rütbeli subay Jan Jak Russo'nun kitabini sallayarak. Gülümsemesinde suç üstü
yapanlarin hazzi vardi. Rousseau ne demekti? Rus demekti. Rus ne demekti?
Komünizm demekti!!! Ahha!.. Bir komünist, terörist!... Hem de kiz!....Ceyda
saskindi,uyku sersemiydi, algisiz bos bos bakiyordu. Bir an bir saniye durdu.
Sonra, algiladi!... Basindan kaynar sular dökülüyordu. Avuçlari, yanaklari, tüm
vücudu alev alevdi. "Kimlik" dedi onu uyandiran jandarma eri.
Kimligini uzatti. Koltuklarin dar arasinda, arka arkaya duruyorlardi
jandarmalar.. Biri digerinin omuzunun üstünden, birlikte baktilar ögretmen
kimligine... Bakistilar. Tüm otobüs bakisiyordu... Zaman aci bir fren yapmisti
Ceyda'nin beyninde!... Içi titriyordu. Ne hikayeler dinlemisti gözalti
iskenceleri ile ilgili. Bir yerlerine dürtülen coplar, islak tas zemin
yataklar, nöbetlese getirilen küfürlü, asagilayici sorgu odasi... Islenmeyen
suçlarin kabulü için manevi baskilar!..
"Bizimle geleceksin" dediler. Arkada duran
jandarma eri yürüdü, onu dürterek uyandiran yol verdi. Ceyda kalkarken ön
koltugun demirini iki eliyle yakaladi. Öne dogru egilerek kalkarken, agir suç
delilleri olan poseti ayagi ile oturdugu koltugun altina itti bellirsizce.
Dizlerinin üstündeki ceket, poseti saklamisti. Ama kitap! Çaresiz, ökseye
yakalanmisti Ceyda, suç unsuru kitap bedenine yapismis olarak hem de!...
Atamamis, yok edememis, ellerinde kuzu kuzu ilerliyordu koltuklarin arasindaki
koridorda, iki jandarmanin arasinda. Koltuk kenarlarina yapismis insanlar,
aciyarak bakiyorlardi bu siradan kiza!... Otobüsün son basamaginda
tökezledi,atlayarak indi asagiya. Yürüdüler. Onlar uçurumun dibine park edilen
jipe vardiklarinda, otobüs kipirdandi yavasça. Poset öneminin farkinda gibi
sessizce kayivermis, kivrilivermisti koltugun altina. En arka koltuk oldugu
için alt köseye yapismis, sinmisti. Varligindan kimsenin haberi olmayacakti bir
müddet!..Yasli ve simdi yasli otobüs menziline dogru hareket etti. Arkasindan
kinli beyaz bir toz bulutu birakarak ve korkulu,kuskulu,merakli bakislari kirli
camlara yapistirarak!....
Jipin yanina geldiklerinde yekpare kasli, aksi suratli
komutanlari karsiladi. Erler kosarak komutana yaklasti, postallarini birbirine
vurarak selam verdiler. Fisiltiyla durumu raporladilar. Az ötede durdurulan
Ceyda, basi ilmige geçmis sariliginda;
hissizlesmis, kani çekilmis olacaklari bekliyordu. Komutan iri adimlarla
yanina gelirken"hem de ögretmen ha!" diye söyleniyordu küfür
edercesine! Çaresiz, ökseye tutulmustu... Üstelik suç unsuru olusturan "anayasayi tagyir,
tebdil ve ilga edip silah zoruyla degistirmek, yasal düzeni yikmak" suçunu
olusturacak delillerden degil, Jan jak Russo'nun kitabindan...Olsun Russo ne
demekti? Rus demekti. Rus ne demekti? Komünizm demekti! Tamamdi o zaman.
Üstelik ögretmendi, komünist ögretmen!..Sabahlari zengin çocuklarini, ögleden
sonra biçare insanlarin çocuklarini egiten, okutan Ceyda Ögretmen...
Jipe bindirdiler. Dag bayir dinlemeden her yokusu tirmanan,
derelerden hendeklerden atlayan keçi ayakli jip, patinaj çekerek ileri dogru
atladi. Hisimla kalkan tozlar, arkalarindan kostu. Yildiz yildiz dagilan toz
zerrecikleri, Ceyda Ögretmen'in sorularla, kuskularla dolu yasayacaklarina igne
igne yagiyordu...
Yumruk yedigi sol yanagi sizliyordu. Gözleri
bagliydi.Burnundaki kan pihtilarini tirnagiyla kazirken bir daha kanatiyordu.
Içi kirilmisti, içi kaniyordu, içine binlerce yilan dolmustu sokuyorlardi onu,
coplarin dürtüklendigi yerlerden. Tabanlari patlamis, haya yerleri sanciyordu.
O küfürleri hak edecek ne yapmisti? Kimdi bu insanlar, bu canavarlasmis
düsüncelere hapsolmus beyinler? Kim için ne için kime neye hizmet için
yapiyorlardi? Göremedigi insanlarin seslerine yönelerek anlatmaya çalisiyordu titreyen
sesiyle! Burnu yeniden kanamaya basladi Ceyda'nin. Kendisi halki için
yapiyordu. Hakça bir düzende halkinin insanca yasamasina çalisiyordu. Ya onlar!
Hangi halkin insanca yasamasina hizmet ediyorlardi?. " O bir kitap, egitim
kitabi russo isim, yazarin ismi" dedikçe tokati, yakasi açilmadik küfürü
yiyordu. "Gerçekten o bir isim rusla ilgisi yok " diye
direndikçe" Hepiniz aynisiniz ayni o.... ç.... larisiniz!" diye
borudan yuvarlanarak gelen ses kulaklarinda çinlarken, bir karanliga
yuvarlanmisti Ceyda.
Kullanilmis, hirpalanmis bir top gibi firlatip attilar
jipten, sehrin kenar mahallesindeki sokagin basina. Yeterli görmüslerdi,
aradiklari kadar tehlikeli degildi, vardiklari kani buydu... Küfürler arasinda
itelediler, gaza bastilar ve gittiler...
Tek ya da iki katli evlerin badana boyali duvarlari
birbirlerine yapisikti,kol kola girmis
insanlar gibi, bu dar sokakta. Pencereler direk yola açiliyordu, eskimis mavi
tahta pervazlariyla. Gündüz, her türlü sesin birbirine dolanarak anlasilmaz
gürültüye dönüstügü bu sokak, mezarlik sessizligindeydi. Jipten attiklari
yerden zorla kalkti. Sokak lambalarinin
kirli sari isik hüzmesinde
çilginca oynasan mucuk sineklerinin arasindan geçti. Gölgesi de
ayaklarini sürüyerek yürüyordu. Kediler çöp kovalarini deviriyor, bir lokma
yiyecek için birbirleriyle hirlasiyorlardi gecenin sessizliginde. O, ayaklarini
sürüyerek yürüyordu yavas agir adimlarla; içindeki heyecanlarini,umutlarini devire devire. Illa
ki o saf köy kokulu erlerin, tiksintiyle bakislari çok koymustu içine. O
yekpare sesin igrenç küfürleri! Coplarin dokundugu bakir teni!...Aciyordu, her
hücresi köküne kadar aciyordu.
Daha da bilendi Ceyda. Uzayan gölgesi, köseyi döndükten
sonra da yoksul evlerin duvarlarini, dar sokagi, agaçlari, tüm sehri kapladi! Daha da hirslanan yüregi, simdi
dimdik pesinden kosuyordu.