Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat | Resimleri Göster
Açıklama:
Kategori: Köşe Yazarları
Eklenme Tarihi: 13 Temmuz 2014
Geçerli Tarih: 20 Nisan 2026, 06:09
Site: Görele Sol Platformu
URL: https://www.gorelesol.com/yazar.asp?yaziID=18351
TKP’de yasananlar
Bir süredir Türkiye Komünist Partisi (TKP) içinde vuku bulan “bölünme” söylentilerini elimden geldigince takip etmeye çalisiyorum. Olaylarin gelisimi TKP içinde olmayan birisi için meseleyi daha da anlasilmasi zor bir hale getiriyor. Zira bir parti içinde anlasmazlik durumunda ve -egilimler arasinda gerçek manada- yapilmasi gereken karsilikli politik ve ideolojik tartismalarin yoklugu halinde yasanabilecek olan her türden olumsuzlugun maalesef bugün TKP içinde ortaya çiktigini gözlemledigimi söylersem herhalde abartmis olmam.
TKP içinde -bana kalirsa- pek de programatik temeli olmayan -disaridan bakildiginda- önderlik düzeyinde -yani Merkez Komite içinde- yasanan ve daha çok kisilerin isimleri ile anilan iki grup arasinda gerçeklesen bu örgütsel sürtüsmenin uzunca bir süredir devam ettigi anlasiliyor. Somut perspektifler yerine, parti liderligine damgasini vuran kisilerin isimleri ile anilan bu tartismanin, partinin örgütsel isleyisine iliskin pek de uzlasmasi mümkün olmayan iki hizip biçiminde kendisini örgütledigi gözleniyor. Kisacasi, -Mao’dan bir ifade kullanmak gerekirse- parti içi “çizgi mücadelesi” yerine hizipler arasi siyasi bir güç gösterisi ile karsi karsiyayiz.
Bu biçimiyle yazmaktan hoslanmasam da, nesneye adiyla hitap etmenin geregi olarak, partinin eski kusak önderliginin cisimlesmis hali olarak “Kemal Okuyan-Aydemir Güler” grubu ile partinin daha genç, dinamik ve “teorik” yönünün agir bastigi söylenen -bu bir iddia- “Erkan Bas-Metin Çulhaoglu” gruplari arasinda yasanan ayrisma, bu haliyle analiz edilmeye çalisildiginda ortaya çikan genel tablonun -TKP sözcüleri bunun aksini iddia etse de- ne yazik ki perspektiflere dayali bir tartismadan çok, kisiler arasi “parti içi iktidar mücadelesine” dayali bir çekisme seklinde algilandigini söylemek zorundayim.
Gelinen noktada, bana göre TKP içinde yasanan ayrismanin her iki taraf açisindan da programatik bir temeli yok. Simdiye kadar parti içi iki hizip (fraksiyon) arasinda karsilikli suçlamalar ve dedikodular disinda elle tutulur somut bir tartisma ya da polemik ne okuduk ne de isittik. Hersey “Stalinci geleneklere” uygun bir sekilde büyük bir devekusu gizliligi içinde yürütülüyor. Disariya yansitilanlarla içeride tartisilanlar arasinda derin bir uçurum oldugu kesin. Ancak bunca gizlilige ragmen duyulmasi gerekenlerin degil de, duyulmamasi gerekenlerin ortaya saçilmasi ise ilginç. Peki, o zaman sormak gerekir; kayda deger bir teorik, politik ve ideolojik farklilik yoksa neden bölünüyorsunuz?
TKP’nin kendisine “rehber edindigini” söyledigi RSDIP içindeki Mensevik ve Bolsevik hizipler yillar süren tartismalar ve polemikler sonucunda aralarindaki farkliliklari net bir biçimde ortaya koyabilmisti. Ancak anlasilan o ki TKP hem yol hem de yöntem konusunda Bolsevizmden çok uzak. Sayet TKP içinde bu biçimiyle bir bölünme yasanirsa -Türkiye sosyalist hareketi içindeki “ana gelenek” bozulmayacak ve telafisi pek de mümkün olmayan yeni düsmanliklar ortaya çikacak. Bu durum, yalnizca TKP açisindan degil, sosyalist hareketin tamami için tasfiyeciligin ne kadar yikici bir mesele oldugunun da bir kanitidir.
Elbette bir parti tüm sirlarini dostlarinin ve düsmanlarinin gözü önünde tartismaz. Ancak 13 Temmuz’da TKP iki ayri kongre toplayarak gerçekten de “tarihe geçmeye” hazirlaniyor olsa gerek. Zira parti resmi olarak bölünmeden tek bir partinin iki ayri kongre düzenlemesi en hafif tabirle abesle istigaldir. Sayet bu gerçeklesirse, Türkiye tarihinde ilk kez bir siyasi parti ayni gün içinde iki ayri kongre toplamis olacak. Komünist parti kültürüne, geleneklerine ve en basiti tüzük ve programa aykiri olan bu tutum, tasfiyeciligin daha da derinlestirilmesinden baska bir sonuç dogurmaz.
Bu arada, 4 Temmuz’da TKP’nin Istanbul’da gerçeklestirdigi Atilim Kongresi vesilesiyle, TKP’nin önde gelen üç önderinin, Aydemir Güler, Kemal Okuyan ve Ulvi Oguz’un internete konulan konusmalarini izleme firsatim oldu. Bu konusmalar üzerine uzun uzun analizler yapacak degilim. Zira konusmalarin üçü de, bana göre TKP içindeki krizi çözebilecek bir yaklasimdan çok uzak. Hatta sunu söyleyebilirim ki üç konusmaci da meselenin özüne yönelik çözümler önermekten çok, “partinin bu süreçten güçlenerek çikacagi” gibi fazlasiyla hamasi ve romantik bir tarzda yapilan söylemlerin arkasina gizlenmeye çalisiyor. Düsünün ki bir parti bölünme noktasina gelmis, karsilikli dedikodu ve suçlamalar had safhada, ama ne hikmetse, onun önderleri bu ayrismayi bile bir “zayiflama/güçlenme” dikotomisi içinde sunabiliyor. Baska bir deyisle, ortada örgütsel ve politik oldugu kadar bana göre patolojik bir sorun da var. [1]
Parti içindeki iki hizip grubunun da, neden ayrisma noktasina geldiklerine iliskin dise dokunur bir açiklama getiremedigi böylesi bir kaotik ortamda, TKP için tek çikis yolu Bolsevik yönteme/ilkelere geri dönmektir. Yani “Programatik ve ideolojik açidan aramizda sorun yok; sorun örgütsel!” diyen TKP sözcülerinin, en kisa zamanda yapmasi gereken (kendilerine yakisan), bölünme noktasina gelen bu iki hizibin “parti örgütlenmesi meselesi” konusunda neden ayri düstügünü somut bir biçimde ortaya koymaktir. Bu yapilmadigi sürece anlamsiz suçlamalar ve dedikodular ile kaybedilen zaman yalnizca TKP içindeki kisisel düsmanliklarin ve tasfiyeciligin daha da derinlesmesi ile sonuçlanacaktir.
TKP’nin bölünmesi demek, özellikle parti içinde komünizm davasina gönül vermis çok sayida insanin, -daha önceki bölünmelerde de gözlemlendigi gibi- özellikle de genç kusaklarin karamsarliga kapilarak, bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde apolitizm denilen dipsiz kuyuya yuvarlanmasi ile sonuçlanabilir. TKP içinde program ve perspektiflere dayali bir tartisma yürütülmeksizin -demokratik mekanizmalar isletilmeksizin- [2] iç sorunlarin, özellikle de örgütsel sorunlarin çözülmesi mümkün degil; zira partiyi parti yapan kisiler ve hizipler degil, program ve perspektiflerdir. Sayet TKP içinde bölünme kaçinilmaz hale geldiyse, en dogru sekliyle ayrisma yöntemi de budur; aksi takdirde uzun yillara yayilacak kisir tartismalar ve çekismeler kimseye hiçbir sey kazandirmayacaktir.
Yine de biz ne dersek diyelim, TKP yöneticilerinin bildiklerini okuyacaklarina da kesin gözüyle bakiyorum. Daha simdiden (görünen köy kilavuz istemez) ortaya çikacak olan sonuç belli: Çok sayida üyesini kaybetmis bir TKP ve onun içinde çikacak olan yeni bir “yavru TKP”. Kemal Okuyan, konuyla ilgili Yön Haber’e verdigi bir mülakatta, “Muhtemelen bu süreç 13 Temmuz’da bitmeyecek. 13 Temmuz’da en azindan bir fotograf ortaya çikacak. Fakat çok uzayacagini da zannetmiyorum. (…) Bir sekilde bu yaz döneminde bu isin öyle ya da böyle bitecegini düsünüyorum.” diyor. Umarim bu süreçte, parti ismini kimin kullanacagi noktasinda yasanacak bir gerilim, taraflarin birbirine yönelik gerçeklestirecegi siddet eylemleri biçimini almaz. Zira daha önceki sol içi bölünmelerde program ve perspektiflere dayali ayrismalarin olmadigi kosullarda, isim kullanimi gerilimlerinin hizla karsilikli çatismaya dönüsme riski hep yüksek olmustur. Ne yazik ki bu islerde de kavganin basi “büyükler” tarafindan her zaman gençlere çektirilmistir. Ayni baglamda olmasa da, daha “TKP-1920” olayini ve sonrasinda yasanan çirkin saldirilari unutmus degiliz.
Bazilarinin cepheden karsi çikacagi bir yorumda bulunmak istiyorum. Ayrisma süreçlerinin sicakligi ve yogunlugu içinde özellikle genç komünistlerin fark etmesinin mümkün olmadigi bir diger gerçek de, bugünlerde sözde birbirine karsitmis gibi gözüken TKP içi iki hizbin de aslinda ayni elmanin iki yarisi oldugu gerçegidir. Simdilerde birbirini “yeterince devrimci” olmamakla suçlayan bu hizipler, aslinda program, taktik, strateji, parti sorunu vb. temel meselelerinin hepsinde ayni siyasi ve teorik gelenegin takipçileridir. Zaten böyle olmasaydi bunca sene ayni partinin içinde nasil birlikte mücadele edeceklerdi. Bu yüzden demem odur ki, simdi birbiri ile yollarini ayirmaya hazirlanan bu iki hizbi 5-10 yil sonra yeniden yan yana görürseniz asla sasirmayin derim. [3]
Bu yaziyi kaleme almaktaki amacim ise, asla TKP’nin bölünmesini ve zayiflamasini istemek degildir. Aksini düsünen varsa her türlü elestiriye de sonuna kadar açik oldugumu belirtmek isterim. Bu yazinin tek bir amaci var; o da sosyalist hareketinin teorik ve politik açidan dogru bir bilimsel komünist perspektif ve örgütsel yapi temelinde bir araya gelme mücadelesine mütevazi bir katki yapmaktir. Umarim ben yanilirim ve TKP bu süreçten zayiflayarak degil, aksine daha da güçlenerek çikar. [4]
Dipnotlar
[1] Bir dipnot olarak, yayinlanan videolara iliskin iki gözlemimi söylemeden de edemeyecegim. Birincisi, Kemal Okuyan’in “Krusçev-Stalin” kiyaslamasi ki, açikçasi bu benzetme Okuyan’in zihin dünyasinin 1950’lerin Sovyetler Birligi’ne takilip kaldigini gösteriyor. Açikça söylenmese de, Okuyan’in kendi durumunu Stalin’e, Metin Çulhaoglu’nun durumunu ise Krusçev’e benzetmesi, tek kelimeyle tutarsiz bir yaklasimdir. Akildan çikarilmamalidir ki, bu türden “degersizlestirme” yöntemleri elbet bir gün bu yöntemleri benimseyenlere karsi da kullanilabilir. Ayrica, Stalinist tarih yaziminin iddialarinin aksine, Krusçev bir anti-Stalinist de degildir. Onun tek yaptigi -SBKP 20. Kongresi’nde sözde “kisi kültü elestirisi” arkasina saklanarak- Stalinsiz bir Stalinist rejimi yeniden restore etme çabasidir. Zira Stalin döneminde islenen suçlar, Kremlin bürokrasisi açisindan bile artik savunulamaz ve gizlenemez bir hale gelmisti. Ikinci olarak, Ulvi Oguz konusmasi sirasinda, Moskova’da bulundugu dönemde Stalin’le ilgili yasadigi bir aniyi anlatiyor. Oguz’un yaklasimina göre, “Stalin’in elestirilmesi küfürle ayni anlama gelmektedir.”. Yanlis duymuyorsunuz bunu söyleyen kisi TKP’nin liderlerinden biri, kendisine “komünist” diyen bu insan, elestiri kelimesi ile küfür kelimesini ayni cümlenin içinde kurabiliyor ve ne tuhaftir ki onun bu sözlerinden sonra salondaki diger TKP üyeleri de onu alkislayabiliyor. TKP’nin bugün bölünme noktasina gelmesinin nedenlerinden biri de iste bu düsünce yapisidir. Elestiriyi küfür sayan ve kendi içinde bir sürü küçük “Stalin” imitasyonu yaratan bu mekanizma, yalnizca TKP içinde degil, kendisine “komünist”, “sosyalist”, “anarsist” vb. sifatlar takan pek çok siyasi çevrede rahatlikla görülebilir. Serbest düsüncenin, tartismanin, elestiri ve özelestiri mekanizmalarinin olmadigi her yapi eninde sonunda bölünme sorunu ile karsi karsiya kalacaktir. Komünist partiler tarihi bunun sayisiz örnekleri ile doludur. Son tahlilde, demokrat olmadan komünist olunamayacagi da akildan çikarilmamalidir.
[2] TKP içinde demokratik mekanizmalarin isledigi/islemedigi konusunda bazi anlasmazliklarin yasandiginin en açik kanitlari, “Erkan Bas-Metin Çulhaoglu” grubunun yayinladigi Yoldasa Mektup brosürünün satir aralarinda gizli. Brosürde, “Türkiye Komünist Partisi, bütün mekanizmalarinin bir kisi ya da tek tek kisiler ekseninde belirlendigi, görevlendirmelerin politik geliskinlik, deneyim ve liyakat kriterlerinden ziyade kisisel bagliliklar üzerine hayata geçirildigi, kurullarin, katilim ve tartisma mekanizmalarinin islemedigi/isletilmedigi bir parti olamaz.” deniyor. Bu alintidan da anlasilabilecegi gibi, gayet açik bir biçimde, simdiye kadar partiye egemen olan “Kemal Okuyan-Aydemir Güler” grubu, parti içinde, merkezinde bir ya da iki kisinin oldugu monolitik ve bürokratik bir yönetim tarzi kurmakla elestiriliyor. Baska bir deyisle, Okuyan-Güler hizbi, parti içinde demokratik ve katilimci olmayan kaba bir merkeziyetçilik yapmakla suçlaniyor.
[3] Dünyada ve Türkiye’de burjuva siyasetinin bile kisi/lider kültü üzerinden yapildigi düsünülürse, sözde “komünist politika” yaptigini söyleyen çesitli partilerin, burjuva siyasetine haiz olan özelliklerden tamamen azade oldugu da söylenemez. Örnegin, bugün AKP’nin bile Tayyip Erdogan (tek adam) üzerinden bir siyaset gelistirmesi de asil olarak bu özelliklerden kaynaklanmaktadir. Hatta yillar boyunca, Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Turgut Özal üzerinden yapilan siyaset biçimleri de tarihsel bir gelenegin (Osmanli-Türk hamiciliginin) parçasi olmustur. Yine Türkiye’deki ve Kürdistan’daki sosyalist hareketler içinde, Marx, Engels, Lenin, Stalin, Mao, Troçki (kisi tapinmaciligi) üzerinden siyaset yapma anlayisi da malum siyaset yapma geleneginden beslenmektedir. Hâlbuki komünist bir parti kisi/lider kültü yerine, düsünce ve fikriyatin önderliginde bir uygulama içinde olmalidir. Bu açidan bakildigin da, bugün komünist ismini tasiyan partilerin günümüz komünizminin ruhunu yansitmayan programlara sahip oldugu rahatlikla söylenebilir. Türkiye’de bu süreç, Gezi ayaklanmasi ile birlikte, sorgulama sürecinin parti tabanlarina yayilmasina neden oldu ve eski tarz siyaset artik daha fazla sorgulanir bir hale geldi. Baska bir deyisle, TKP içinde gündeme gelen “bölünme” konusu, gerçekte, Gezi süreci ile baslayan toplumsal muhalefet biçimlerindeki ideolojik, örgütsel ve politik dönüsümlerin bir neticesi olarak ortaya çikti. Iste bu bölünmelerin Gezi dinamiginin sinifsal yapisinin kavranmasindan kaynaklanmakta oldugu da bir baska gerçekliktir. Gezi’ye yön veren kalifiye-teknik-emekçi siniflarin siyasal ve toplumsal eylemlerde oynadigi tarihsel ve merkezi rolün anlasilmasindan da kaynakli olarak, bu “bölünmeler”, eski tarz siyaset yapan partilerin bagrinda güçlü firtinalarin koptugunun da bir göstergesi olmaktadir. TKP içinde ortaya çikan bu krizin Gezi sonrasi parti içinde yapilan degerlendirmelerin (hesaplasmalarin) bir sonucu olarak baslamasi da tesadüf degildir.
[4] TKP içinde bugün yasananlar Sosyalist Iktidar Partisi (SIP) ile baslayan siyasi sürecin de bir parçasidir. Zira daha 1993’de bugünküne benzer elestiriler yaparak SIP’den ayrilan Metin Çulhaoglu, ayrilma nedenini, geri dönüs nedenini ve özelestiri nedenlerini hiçbir zamam tam manasiyla açiklamadi. Bugün de durum çok farkli degil. Çulhaoglu’nun sözde Okuyan-Güler grubundan “teorik farkliliklari” 93’ten bugüne kadar ayni sekilde devam etti. Çulhaoglu, kendiligindenci kitle hareketlerini görünce “örgütü dagitmaci” bir egilim içine girmektedir. Çulhaoglu ne zaman bir kitle hareketi yükselise geçse bir TIP ya da ÖDP, yani bir “kitle partisi” kurmayi savunmaktadir. Erkan Bas’la bu konuda ne kadar hemfikir olduklari bir muamma ama Çulhaoglu bugün de ayni çizginin savunucusudur. Ayrica, geçmis tartismalarda kendi ekibinin çikardigi Sosyalist Politika dergisinde Okuyan-Aydemir grubuna hakarete varacak sözler de sarf etmistir. Ama tabii ki bunlarin hepsi bölünme meselesi gündeme gelene kadar “parti birligi” söylemi içinde unutulmustu. Önümüzdeki günlerde Atilim grubu tarafindan Çulhaoglu’nun Sosyalist Politika dergisi dönemi yazilarindan alintilar piyasaya sürülürse kimse sasirmasin. Konuya daha da açiklik getirmek için biraz “eski defterleri” açmakta fayda var. 1993’lere gelindiginde STP ve SIP’in kurculari da olan, SIP Genel Baskani Ali Önder Öndes, Siyasi Büro üyesi Ugur Özdemir. Siyasi Büro üyesi ve Ankara Il Baskani Metin Çulhaoglu, MYK üyesi ve Istanbul Il Sekreteri Ismail Özkan, MYK üyesi ve Ankara Il Sekreteri Ilhan Kamil Turan ile 16’si STP ve 14’ü SIP kurucusu, 7’si MYK üyesi, 22’si SIP ilçe yönetim kurulu üyesi 67 kisi partiden ayrildi. Ayrilma gerekçelerine ve konumlanislarina iliskin bir basin açiklamasi yaptilar. Ayrilanlar, Konum Deklarasyonu ile yürüttükleri mücadeleyi söyle açikladilar: “Açiklik ve dürüstlük ilkesini oturtmak için parti içi politikalarda dengeler üzerine basarak, denge öbeklerinin ve bireylerin özel duyarliliklari üzerinden politika yapilmasini önlemek için, Leninist Merkeziyetçiligin ayni zamanda örgüt içinde demokratik olmasi ve katilimciligi içerdigi gerçegini unutarak, salt kaba bir merkeziyetçilige Leninizm adi altinda uygulamaya çalisan ve parti üyelerini basit bir icraci gibi gören tarzi partiden uzak tutmak için; Türkiye’deki sosyalist mücadelenin miladini kendileri ile baslatan, tarihsel birikimi ve degerleri küçümseyen mirasin, sahiplenilerek, muhasebesi ve elestirisi yapilarak degerlendirilmesi gerektigini unutanlara bu gerçegi hatirlatmak için; Türkiye’de “has Marksist-Leninistleri” kendileri ile sinirlayarak diger Marksist-Leninistleri küçümseyen anlayislari silmek için; kisi ya da kliklere baglanmayi öne çikaran ve kof bir örgüt fetisizmi yaratarak, sosyalist mücadeleye inançla gelmis genç yoldaslarimizi kirleten siyaset tarzini partili mücadeleden uzaklastirmak için mücadele ettik. ”. Daha sonra, Sosyalist Politika dergisinde “Açilim Için Saptamalar, Yönelimler” kitapçigini yayinlayan bu grup, gençlere söyle seslenmisti: “Sosyalizmin 80 sonrasi için konusuldugunda, sayica belki az, ama yetenekli, diri ve arastirici yeni kazanimlar, siyasal yasamlarina çogunlukla çizgi angajmanlari ile basliyorlar. Bu, kaçinilmaz oldugu ölçüde dogrudur da. Çünkü çizgi angajmani, teorik konum ve kimlik belirlemenin ötesinde, ayni zamanda bir siyasal aktivite kararliliginin da bir göstergesi olmaktadir. Bu genç insanlara yapilabilecek bir kötülük, onlari sosyalist hareketin genel dinamiklerinden ancak dolayli yollardan ve ikinci ellerden haberdar olabilen siyasal kapatmalar haline getirmektir. Bu insanlarin, olgunlasmak ve yetkinlesmek için, kendi siyasal baglanmalarini reddetmeyen bir disa açiklik kazanmalari, ayni baglanmalari baska çizgiler karsisinda da sinayabilmeleri gerekmektedir. Bütün bunlar, en basta, yeni bir aparatçik ordusu yaratmaktan kaçinmak için zorunludur.”. Bu alintilardan da anlasilabilecegi gibi STP, SIP ve TKP sürecinden bu yana sorunun muhtevasi pek de degismemistir. Bugün parti içinde taraflarin birbirine yönelttigi elestiriler, geçmisten bu yana “demokratik merkeziyetçilik”, “kolektif liderlik”, “parti içi demokrasi” vb. sorunlarin çözülmeden günümüze kadar tasindiginin bir göstergesidir. Sonuç olarak, geçmisle gelecek arasindaki diyalektik bag kurulmadigi müddetçe, TKP içinde vücut bulan sorunlarin akilci çözümü için gerekli olan siyasi ve örgütsel perspektifler de ortaya konulamayacaktir.
Serhat Nigiz