Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat | Resimleri Göster
Açıklama: Can Ulusoy yazdı
Kategori: Haber
Eklenme Tarihi: 26 Nisan 2014
Geçerli Tarih: 20 Nisan 2026, 03:55
Site: Görele Sol Platformu
URL: https://www.gorelesol.com/haber_detay.asp?haberID=17648
AKP döneminin sol suçlari (1) (Can Ulusoy)
AKP’yi 2002 yilinda büyük bir koalisyon iktidara getirdi. Bu koalisyonun içinde;
- Neredeyse bir bütün olarak burjuvazi vardir. Türkiye’nin büyük sermayesi ve Anadolu sermayesi AKP’ye destek çikmistir.
- Naksibendî ve Nurcu kökenli tarikat ve cemaatlerin neredeyse bütünü
- BOP’u hayata geçirmeye karar veren ABD ve Israil
- Kemal Dervis’in ekonomi modelini uygulatmak için istikrarli bir hükümete ihtiyaç duyan uluslar arasi büyük sermaye
- 2007 seçimleri ile birlikte Türkiye merkez saginin ezici bölümü (burjuvazinin AKP’ye olan destegi ile dogru orantili olarak) bu koalisyonda yer almistir.
AKP’ye oy vermis kir ve kent yoksullari da seçimlerde önemli bir faktör olarak yer aldi, hala da öyle. Fakat koalisyonun bir parçasi degildi, nitekim hiçbir karar alma mekanizmasinda temsilcisi olmadigi gibi uygulanan tüm politikalar da aslinda bu kesimlerin çikarlarina karsiydi. Yoksul insanimiz bu süreçte dilencilestirilerek büyük bir haysiyet kaybina da ugratilmistir. Günümüzde ortaya yayilan bütün çürümüslük ve yolsuzluklara ragmen AKP mitinglerini dolduran kalabaliklarin hala bu kent ve kir yoksullarindan olusmasi sadece cehalet ile açiklanamaz…
AKP’yi iktidara getiren yukarida da görüldügü üzere; burjuvazisiyle, dincisiyle Türkiye ve dünya gericiliginin büyük koalisyondur. Fakat bu koalisyonun ne yazik ki, ana gövdesinde yer almasa da sag ve sol kanatlari vardir. Bu kanatlar koalisyonun bizatihi içinde olmayabilir de. Fakat o gövdenin uçmasinda kritik bir role sahiptirler ve ne yazik ki Türkiye’de kendisini sol addeden bazi unsurlar bu rolü büyük bir sevkle uygulamis, DSIP örneginde oldugu gibi Tayyip Erdogan’in takdirlerine mazhar olma serefine de nail olmuslardir. Hatta gövdeye dâhil olmayan sag kanadin çok daha kabul edilebilir bir durumu oldugu söylenebilir. Genellikle 28 Subat sürecinin muhafazakârlara zulmettigini düsünen ve güçlü bir AKP iktidari ile muhafazakârlarin rahatlayacagina inanan mütedeyyin insanlardir. Bunlarin büyük kismi Ertugrul Günay’dan çok daha önce AKP ile hareket etmeyi içine sindiremeyerek istifa etmistir.
Öncelikle AKP döneminde islenen sol suçlarin mahallerini belirleyelim: Bunlardan birincisi Ergenekon davalarinda, ikincisi 12 Eylül Anayasa Degisikligi Referandumunda, üçüncüsü darbecileri yargiliyoruz adli tiyatroda mahkeme kapilarinda bayrak sallayarak parodiye dâhil olmalarinda, dördüncüsü Akil Adamlar girisiminde, besincisi Haziran Isyani’na dudak büküp “aman ulusalcilar var, eyvah baris süreci tehlikeye girer” aymazliklarinda kendisini gösterdi. Bunlar suçlarin islendigi mahallerdir.
Bu suçlarin bedelini öncelikle halkimiz ödemistir. Yoksa Ufuk Uras gibi Roni Margulies gibi isimlerin itibarlarinin yerle bir olmasindan büyük üzüntü duyacak degiliz. Itibarlarinin sifirlanmasi nihayetinde kendi tercihleriydi. Fakat halkimiza ödettikleri fatura agir olmustur, çünkü cürümlerinden büyük yer yakmislardir. Bu da onlarin kabiliyeti degil “sol”un toplum vicdanindaki degerinden kaynaklanmistir. Bu yüzden sol ile uzaktan yakindan alakalari kalmamalarina ragmen “sol” adina televizyon kanallarinin stüdyolarinda kosturulmuslardir.
Bu suçlardan biraz bahsedelim:
1) Tamamen düzmece bir dava oldugu en basindan tespit edilebilecek Ergenekon Davasi’nda hükümete verdikleri destekle AKP fasizminin insasinda kritik bir rol oynamislardir. AKP ve Cemaat, I. Cumhuriyet’in tam manasiyla tasfiyesi için ordu ve ulusalci gruplara hazirladigi komplolar ile insasina çalistigi II. Cumhuriyet’ine mesruiyet kazandirma ihtiyaci da duymustur. Bu ihtiyaci karsilayan da “darbeciler yargilansin” yaygarasiyla AKP’nin yardimina yetisen bu “sol” zevat olmustur. “Sol” içinden oldugu bilinen kesimlerin bu davayi sahiplenmedeki canhirasliklari, demokrasi hassasiyetine sahip birçok kisinin olumsuz etkilenmesine neden olmustur.
2) 12 Eylül Referandumu, AKP’nin fasizmi insa süreci önündeki taslari temizleyen önemli bir araç olmustur. Bu noktada da gerek “yetmez ama evet”, gerekse de “boykot” ediyoruz diyen “sol”cular yine AKP’nin fasizme giden sürecine “demokrasi” boyasi atip mesruiyet kazandirmaya çalismislar, e dogal olarak Recep Tayyip Erdogan’dan da aferin almislardir. 12 Eylül’ü yargiliyoruz parodilerinde de 12 Eylül’ün ürünü olan AKP’den hesap sormanin 12 Eylül ile hesaplasmadaki en büyük görev oldugunu gözlerden kaçirip, demokrasi düsmanlarina perde olmuslardir.
3) Akil adamlar süreci ve Haziran Isyani’ndaki görevleri de aynidir. Akil adamlar sürecinde hükümetten rol alabilmek için büyük bir heves içinde olmuslardir. Hatta Haziran’da meydanlar ates içindeyken, gencecik çocuklar AKP’nin talimatlari ile katledilirken Basbakan’in sofrasinda oturmaya devam etmislerdir. Haziran Isyaninda da tutumlari zaten bellidir, onlara göre darbeciler, ulusalcilar sokaktadir, baris sürecini engellemek istemektedirler, bunu yaparken de “mesru” hükümeti devirmeye kalkmaktadirlar diyerek AKP’ye can simidi uzatmaya çalismislardir. Fakat gün geçtikçe pekisen fasizm ortamiyla dogru orantili olarak itibarlari da azaldigindan ve toplum nezdinde teshir olduklarindan etkileri çok daha sinirli kalmistir.
Oysaki gericilik ile isbirligi yaparak kazanilmis tek bir demokratik hak var midir? Demokrasiye düsman fasist güçlerin, iktidarlarini konsolide etme yolunda önündeki engelleri temizlemek için giristikleri harekata destek çikmak, iyi ihtimalle budalalik, kötü ihtimalle ise dönekliktir. Fakat her sartta halka karsi suç islenmistir ve “Türkiye tarihi ile hesaplassin” sözüne pek bir bayilan bu zevat, AKP dönemindeki suçlari ile ne zaman hesaplasacaktir?
Günümüzde ise yeni “sol” suçlar ardi ardina siralanmakta ve ne yazik ki CHP’liler basi çekmektedir. CHP içinden de bu suçlari fark eden ve tepki gösterenler olmakla birlikte, Cemaat ile hasir nesir olmaktan pek bir mutluluk duyanlar, iktidara giden her yol mubahtir anlayisi ile Türkiye’de siyasal mücadele alanini yok etmektedirler. Anadolu’nun bagrindan Unkapani’na gelmis ve çikacak kaseti ile ünlü olma hayalleri kuran genç türkücü gibi, ne yazik ki bazi CHP’liler de kendilerini iktidara tasiyacak iktidara yönelik özel hayata dair kasetlerin ardi ardina yayinlanmasi için cemaate ellerini açmis dua etmektedirler. Cemaat kasetlerinden medet ummak;
1. Öncelikle siyasetsizliktir. Oysa Türkiye'de apaçik fasizm, yolsuzluklara batmis idari bir sistem, savas suçlari islemis bir disisleri politikasi, halki dilencilige sürükleyen bir ekonomik model ve dini sömüren riyakarlik mevcuttur. Esas mücadele alanlari bunlardir. AKP ile siyasal mücadeleyi geride tutacak kaset komplolari AKP'ye zarar vermez, AKP ancak siyaset ile geriletilir
2. Kasetlerden medet ummak, Cemaat bir sey açiklasin da seçimden galip çikalim anlayisi Haziran'a ihanettir. Milyonlar siyasal mücadele sahnesine dökülmüsken, Cemaatin eline bakmak düpedüz budalaliktir
3. Dün CHP'nin ve MHP'nin de kasetleri çikti. Hele is sekse dönerse burada sagcilik solculuk olmaz. Insanlar kisisel muhabbetlerinde dedikodu da yapar, resmi olarak asla söylemeyecegi seyleri de söyler. Kasetlerle siyaseti dizayn etmenin sonu yoktur. Kisisel hayata tecavüzü mesrulastirir. Bu durumdan hiç kimse kurtulamaz.
Günümüzde islenen bir baska “sol” suç ise, bu seçimlerde AKP’yi kesin devirecegine iman etmis, sandik fetisizmi içindeki CHP’nin sosyal demokrat kesiminden gelmektedir. Ellerinde hiçbir mantikli gerekçe olmadan, AKP’nin twitter yasagindan sonra demokratik haklarini kullanip tepki göstermek isteyenlere, sandigi bekleyin “provokatörlük” yapmayin seklinde igrenç bir saldiri gelmistir. Oysaki CHP’liler az buçuk iktidar hayalleri kuruyorsa, 2012’den beri AKP fasizmine karsi her türlü bedel ödemeyi göze alan, barikatlari yika yika gelen gençlik sayesindedir.
Bu söylemin bir diger tehlikesi ise sanki gençligi düsünüyor gibi yapmasidir. Oysaki gençlige saldiriyi önleyecek en önemli sey, eylemlerin daha büyük kitlelerle düzenlenmesidir. Fakat eylemlere gitmeyin provokasyon vardir diye hiçbir dayanagi olmayan söylemlerde bulunmak AKP karsisindaki halk hareketini zayiflatacagi gibi, devrimci gençleri saldiriya açik hale getirir. 30 Mart'tan önce durum neyse 30 Mart'tan sonra da Türkiye’nin durumu ayni hatta çok daha zorlu olacaktir. Sonuçlar ne olursun olsun AKP saldirganligi daha da siddetlenecektir. Simdi “evde oturun, provokasyon gelir” çigirtisi yapanlar, 30 Mart sonrasinin çok daha sert kosullarinda halki ve mücadeleyi diktatörlüge teslim etmis olurlar…
AKP döneminin sol suçlari (2) (Can Ulusoy)
Türkiye Solunun AKP dönemindeki en büyük suçlarindan biri Kürt meselesinde emperyalizmin konumunu görmezden gelerek, “uluslarin kendi kaderini tayin hakki” gibi bir amentü ile soruna yaklasmasi olmustur. Bu amentü ile yola çikan Türkiye solunun bazi unsurlari ne yazik ki önceki yazida bahsedildigi üzere sadece AKP’nin fasizme giden yolunda taslari temizleyen ve AKP’ye mesruluk kazandiran bir fonksiyon yüklenmemisler, Kürt sorununun esit yurttaslik temelinde emperyalizme ve gericilige karsi mücadele temelinde yapilmasi noktasindaki devrimci çabayi da dinamitlemeye çalismislardir. Böylelikle Kürt sorunu üstünden emperyalist müdahale ve gericiligi de mesrulastirmaya çalismislardir.Solun son derece sekter ve sikintili bu tutumunun birkaç sebebi var.
Bunlardan ilki tarih ve teori noktasindaki muazzam eksiklikleridir.
“Uluslarin kendi kaderini tayin hakki” sosyalizmin bir olmazsa olmazi degildir. Hatta sosyalizmin kisinin ve toplumun yeteneklerinin gelisimi önündeki engellerin kaldirilmasindan baska hiçbir olmazsa olmazi yoktur. Devrimciligi ve dinamizmi buna baglidir, nitekim bu tek kaidesi de dinamik bir süreçtir, yani cenneti kurduk ve bitti diye bir sey olamaz, yasam sürdükçe diyalektik isler ve insanin zincirlerinden kurtulmasi ile onlara baglanmasi arasindaki gidip gelmeler sonlanmaz.
“Uluslarin kendi kaderini tayin hakki”, uluslarin hapishanesi olarak adlandirilan Çarlik Rusya’sinin savas politikalarina karsi gelistirilmis bir taktikti. Imparatorluk içindeki uluslarin emekçi halklari, Çarlik sarayinin ve burjuvazinin çikarlari için savaslara sürülmekte, sömürülmekte ve zulümlere maruz kalmaktaydi. Bu noktada “uluslarin kendi kaderini tayin hakki” ikili bir isleve sahip oluyordu. Birincisi, emperyalist tekellerin çikarlari için savasa sürülmüs Imparatorluk halklarini, savasa karsi mücadelenin içine sokarak Çarligi zayiflatmak, ikincisi de Imparatorluk içinde Ruslara nazaran daha da fazla ezilen uluslarin destegini kazanmak. Yani “uluslarin kendi kaderini tayin hakki”, merkezine emperyalizm ve sinif çeliskilerinin konuldugu bir siyaset içinde anlamlidir. Bu çeliskileri merkezden kaldirip, bizatihi ulusal sorunu çeliskinin merkezine yerlestirirseniz, yaptiginiz anca milliyetçilik olur ama asla sosyalist bir bakis açisi ile iliskilendirilemez.
Nitekim 1917 Sovyet Devrimi’nin hemen ardindan, basta Ingiliz emperyalizmi ve Çarliktan geriye kalan unsurlar, “uluslarin kendi kaderini tayin hakkini” gerici bir dil üzerinden kiskirttilar. Lenin’in, cevabi, “uluslarin kendi kaderini tayin hakkini” savunmaktan vazgeçip, Sovyetlerin birligini saglamaya yönelik yeni bir taktik gelistirmek olmustur. Çünkü ideolojinin dayandigi stratejinin merkezindeki çeliski “emperyalizm” iledir. Eger uluslarin bagimsizligi emperyalist tahakküm zincirini gevsetecekse “uluslarin kendi kaderini tayin hakki” savunulur, fakat tam tersine emperyalizmin planlarina yariyor ve dünya emekçilerinin çikarlarina aykiri ise “uluslarin kendi kaderini tayin hakki” savunulmaz. Nitekim gerek Kafkas Seddi ülkeleri “Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan”in dagitilarak Sovyetlere dâhil edilmesinde, gerekse de Türkistan’in kaderini biz belirleriz diyen Basmaci hareketin (ki Enver Pasa da bu sirada öldü) bastirilmasinda Lenin’in tutumu çok nettir. Emperyalizmin hizmetine girdigi anda bu taktik terk edilmistir. Fakat Türkiye solunun bazi unsurlari, sosyalistlerin stratejilerinin merkezinde yer almasi gereken emperyalizme ve sinifsal sömürüye karsi mücadele yerine, taktiksel bir siyaset olan “uluslarin kendi kaderini tayin hakki”ni dillerinden düsürmezler. Birçogunun da teori ve tarih bilgisi o kadar zayiftir ki insan dinledikçe hayretler içinde kalir.
Türkiye solunun bir kisminin bu konudaki tutumunun bir baska belirleyicisi ise Avrupa merkezleri ile kurduklari yakin iliskilerdir. Dünyaya emperyalizm ile mücadele eden mazlum halklarin yanindan bakmazlar. Insan haklari savunusu onlar için “Helsinki Yurttaslar Cemiyeti” üyesi olmayi gerektirir, Soros paralari ile demokrasi ve baris savunulur, Avrupa vakiflarindan proje karsiligi saglam paralar alinir. Elbette bunlar sol içindeki isbirlikçi kesimlerdir. Her ne kadar simdi sesleri çikamasa da (çünkü AKP fasizmini mesrulastirmada öyle görevler yüklendiler ki birakin konusmayi insanlarin yüzüne bakacak halleri kalmadi) zamaninda Türkiye solu üstünde teorik bazda belirli bir tahakkümleri vardi.
Üçüncü ve çok daha dramatik olan ise Türkiye solunun bu kesimlerinin PKK’nin kuyrukçulugundan kurtulamamasidir. 1980’lerde ve 1990’larin basinda ikliminde Kürt halki Türkiye’deki muhalif gücün merkeziydi (Zonguldak’taki büyük isçi mücadelesini es geçtigimiz sanilmasin). Ayrica Kürtlerin temel hak ve özgürlüklerinin hiçe sayildigi bir gerçekti. Fakat günümüzde Türkiye solunun kucaklayacagi muhalif hareket Kürtlerle sinirli degildir, tam aksine Haziran Isyani’nda ortaya çikan büyük emekçi kitleler esas dayanilacak kitleyi olusturmaktadir. Fakat baris süreci zeval görmesin diye Dogu ve Güneydogu’da Haziran’i televizyondan izleyen BDP gibi onun kuyrukçulari da meydani bir iki gün içinde terk etmislerdir. Ikinci önemli husus ise Kürt siyasetinin kendisini Türk emekçileri ile özgür bir ülkede, esit yurttaslik temelinde bir arada yasama iradesi ve mücadelesinden koparak, emperyalist merkezler, Hakan Fidan üzerinden MIT, AKP ve Kürt egemenleri ile ittifak halinde bir gelecek çizmeye adapte etmesidir. Bu durumda “uluslarin kendi kaderini tayin hakki” her seyden önce gelir demek, sosyalist siyaset ile en ufak bir baga sahip olamaz. Irak, ABD silahi ile parçalanmistir ama direnmektedir, Suriye ABD’nin taseronu AKP ve Körfez ülkelerinin silahi ile cehenneme dönmüstür ama Suriye devleti direnmis ve zafere yaklasmistir, Iran’i bu konjonktür içinde parçalamalari mümkün olmadi. Türkiye ise ne yazik ki duygusal sinirlari itibariyle parçalanmistir. Amerikan silahi ile halklara özgürlük getirme düsüncesi, Arabin, Farisinin, Türkün, Kürdün ve diger bölge halklarinin kanini döker, ikinci bir Israil olarak dizayn edilecek ve Firattan Akdenize ulasacak Kürt koridoru, bölgeye baris getirmez. Bu noktada, efendim ne olursa olsun karar “Kürt ulusal hareketinindir” demek bir siyasettir elbette fakat hiç kimse bu noktada Lenin’i ya da sosyalist teoriyi referans gösterme hakkina sahip degildir.
Bu kesimlerin üstelik Türkiye’de özgür ve esit bir biçimde bir arada yasamaya yönelik her söze ve PKK’ye karsi her itiraza karsi ortaya koyduklari korkunç bir dil vardir. En ufak bir itiraz mi ettin hemen “fasist, ulusalci, Kürt düsmani” olursun. Hem de ömrün boyunca Kürtlerin esit yurttas olarak bu ülkenin asli unsuru oldugunu savunmussun, Kürtlerin haklari için bugün ABD-AB-AKP’ye yaslanildigi degil, kellenin koltukta oldugu dönemlerde sesini yükseltmissin, hiç sorun degil. Degil mi ki “uluslarin kendi kaderini tayin hakki”na en ufak bir laf ettin, hemen bir koro halinde saldirilar dinlendirilmeye baslar.
Peki, Türkiye solunun yurtsever, antiemperyalist kesimleri bu dil karsisinda ne yapacaktir? Tavsiyem umursamayin, bu dil sizi yildirmasin. Isgalcinin topundan tüfeginden, fasizmin cezaevlerin, dincinin gericiliginden korkmayan bu namus birikimi, teori ve tarih bilgisinden yoksun, kör bir anlayisin ithamlari karsisinda, “aman simdi böyle dersek hepsi birden bize sunlari söyler” diye gerilememeli. Bu noktada tavrini netlestiremezse Türkiye solu bizatihi suçlu olmasa da suça boyun egmis olur…
AKP Döneminin Sol Suçlari (3) (Can Ulusoy)
AKP döneminin sol suçlari serisinin sonuna CHP’yi biraktik. Bu siralamada en az suçun CHP’de olmasindan dolayi degil elbette, seçim öncesi soL’dan yapilan tüm uyarilara kulak tikayip, bizi hiç yaniltmayan bir sonuçla darmadagin olup, “ama bakin onlar hirsiz oyumuzu çaldi” gibi isin bir baska yönüne deginen, fakat sandik sevdalilarinin “isin esasini degistirmeyecekti zaten” türü savunmalarla günü kurtarmaya çalistiklari, “ee peki ne bekliyordunuz ki zaten” sorusu karsisinda, bir yerlerden tanidik gelen “çok safmisiz” lafini etmemek için, “halkimiz aptal” gibi mesnetsiz bir söyleme sarilip, suçlarinin daha da görünür hale gelmesini bekledik.
CHP’nin suçu aslinda çok daha eskilere ve temele dayanir. Bu kendi devrimine ihanettir. Burjuvazinin hâkim oldugu bir parti 20. y.y. kosullarinda zaten kendi devrimine ihanet edecekti, bu kaçinilmazdi. Fakat CHP, tamamen egemen emperyalist-kapitalist sisteme eklemlenmis olmasina ragmen, ülkedeki seçim barajindan ve kutuplasmadan yararlanarak her zaman özgün ve devrimci bir sol siyasetin gelisiminin önünü de tikadi. Yani ne devrimcilik ile dirildi ne de siyaseten vefat etti. CHP’nin sinif siyaseti ve sol içindeki varlik imkânlarini ayri bir yazida tartismak üzere bu temel suçu vurgulayip geçelim, simdilik suçlarini AKP dönemi ile sinirlayalim.
CHP’ye 2002 seçimlerinde agir bir maglubiyet yaratan ilk büyük suçu Kemal Dervis’i ve DSP’yi bir Amerikan ve büyük sermaye operasyonu ile parçalayanlari partiye kabul etmesiydi. 2001 yilinda yasanan büyük ekonomik kriz ve gelmekte olan Irak Savasi, ya halka radikal bir sol proje ile apayri bir kurtulus imkâni gösterme, ya da halki sistemin kendi çözümlerinden birine ikna etme ihtimallerini ortaya çikardi. AKP bu yazi dizinin ilk bölümünde de vurgulandigi üzere dünyanin ve Türkiye’nin tüm gericilerinin koalisyonu ile iktidara hazirlanmaktaydi. Uygulayacagi ekonomi programi da IMF ve Dünya Bankasi’nda yazilmis olan Dervis Programiydi. CHP’nin seçimdeki tek sansi bu koalisyona karsi büyük bir direnis sergilemek ve en azindan emekçileri ve gençligi uzun erimli bir mücadeleye hazirlamakti. CHP bunu yapmadi, sistemin çözümünün bir parçasi olmayi kabul etti, Kemal Dervis’i milletvekili adayi gösterdi. Böylelikle sistem içi çözümlerden birini seçme ile karsi karsiya birakilan halkimiz, büyük koalisyonun medya destegi, yenilik masallari ve magduriyet ile bulusmus karizma tahayyülleri arasinda AKP’ye yöneldi.
CHP kisa bir süre sonra Dervis ile yollarini ayirdi fakat Dervislerin dünya görüsünü gün geçtikçe pekistirdi. Insanlarin hayatlarina maddi olarak müdahalede bulunacak ve umut yaratacak siyasetler gelistiremedigi için her seçim AKP karsisinda bozguna ugradi. Fakat çok daha agiri solun bu ülke için hiçbir siyaset üretemezmis gibi bir yanilsamayi yayginlastirmasi oldu. Sagci aday transfer ederek oylarin arttirilabilecegi ümidi siyasetsizligin kötü bir disavurumuydu. AKP’nin de soldan devsirdigi adaylari vardi, fakat oy almak için degil, vitrin için, böylelikle siyasetin hegemonik gücü oldugu yolunda bir gövde gösterisi yapiyordu.
Oysaki CHP tarihinde sagcilasarak hiçbir seçim basarisi yakalayamadi. 1950 seçimlerine DP’leserek girme stratejisi izledi ama asli varken taklitlere yüz vermeyen halkimiz tarafindan çok agir bir sekilde cezalandirildi (DP: 52,68 – CHP: 39,45). Fakat bu durumdan ders çikarmayan CHP, 1954 seçimlerine “demek az sagcilasmisiz, biraz daha sagcilasalim” düsturu ile girdi, daha da büyük bir maglubiyet aldi (DP: 57,61 – CHP: 35,36). Pragmatik bir siyasetçi olan Ismet Inönü iki seçim yenilgisinden ders almis olmali ki, 1957’de biraz daha kendisi gibi olan CHP, ekonomik krizin de etkisi ile oylarini yükseltti (DP: 47,88 – CHP: 41,09). 1965 seçimlerine “ortanin solu” siyaseti ile giren CHP 1980 öncesinin en düsük oy oranina ulasti, fakat Inönü bunu göze almisti. Türkiye’nin gidisatini dogru okumustu. Türkiye hizla sanayilesmekte, kentlilesmekte, isçi sinifi gelismekte ve egitim seviyesi yükselmekteydi. Parti içinde Turan Feyzioglu’nun basi çektigi sag Kemalistlerin kopusunu dahi göze aldi ve “ortanin solu” siyasetinin sözcüsü Ecevit’in arkasinda durdu. CHP israrinin meyvesini 1973 ve 1977 seçimlerinde topladi. Geçen süre zarfinda Ecevit sol politikalari kent yoksullarina ve isçilere benimsetmeyi ve inandirmayi basarmisti. 1977 yilinda CHP % 41,39 oy orani ile çok partili siyasal hayat içindeki en yüksek oy yüzdesini yakaladi. 1989 seçimlerine de sol söylemle giren CHP ( o zaman SHP’idi) sandiklardan birinci parti çiktigi gibi üç büyük sehrin belediyesini de kazandi. Fakat DYP-SHP koalisyonu zamaninda neo-liberal politikalara teslim olan SHP isledigi bu büyük suçun faturasini agir ödedi. Sistem disi bir dil kullanan ve “adil düzen” söyleminin temeline ekonomiyi yerlestiren RP kent yoksullarinin destegi ile 1994’te büyük bir zafer elde etti. CHP’nin egemen sistem ile arasina mesafe koyamadigi ve git gide saga yaklastigi 2000’li yillardaki tüm seçimlerden de maglubiyetle çiktigini görüyoruz. Nedeni basit, ülkede zaten sagi temsil eden güçler var, sag için CHP’ye oy vermek çok saçma. Açik ve net bir gerçek var, o da CHP’nin sagcilasarak girdigi tüm seçimleri kaybettigi, fakat sistemin disinda olmasa da merkezinden biraz daha sola kaydigi seçimlerden zaferle çiktigi.
CHP’nin AKP dönemindeki bir diger büyük suçu halk hareketinin ivmesini yavaslatmaya yönelik tutumudur. Zaten halk hareketine önderlik edecek örgütsel nitelik ve nicelikten yoksun olan CHP, halk hareketinin kendiliginden zirve yaptigi zamanlarda dahi çok çekingen kalmistir. Fakat en büyük suçu son yerel seçimlere giderken islemistir. Bunda CHP içinde nüvelenmis sosyal demokratlarin, mücadele tarihi içindeki olagan rollerini oynamalarinin büyük payi vardir. Sosyal demokrasi her zaman halk hareketinden ürker, çünkü sistem disi bir çözümün buradan sivrilmesinden çekinir. AKP’nin tam da mesruiyetini kaybettigi ve halk hareketinin dinamizmi ile daha da zayiflayacagi bir asamada, “sakin sokaga çikamayin, provokatör müsünüz siz, bu isi sandikta zaten bitirecegiz, sizin yüzünüzden seçim yapilamayacak” tarzi, ne siyasetten, ne de halkin vaziyetinden haberdar olmayan bir zevat, tam da Tayyip Erdogan’in belirledigi alanda savasi göze almis ve maglup olmustur. Fakat sunu da belirtelim, AKP açisindan bu taktik bir zaferdir, stratejik bir zafer degildir. Bizler için ise bu durum, devrimci olmayan her türlü anlayisla mücadelemizi yükseltmemiz için büyük bir imkân yaratmistir. Devrimcilesmeyen ve insanlarin maddi yasam kosullarina müdahale ederek, bunlari dönüstürecegi yönünde bir inanç asilamayan her siyaset Türkiye’de maglup olur. Hesap basittir. Türkiye’de muhafazakârlik gibi takintisi olmayan, fakat AKP’nin kurdugu dilenci ekonomisi çerçevesinde sagladigi sosyal aktarimlarla kabaca 750 tl civarinda olan gelirine bir 500 tl daha katki saglayip, geçimini saglayan, yüzde 10 civarinda bir kent yoksulu ve taseron çalisan isçi mevcuttur. Bu kesim CHP’nin popülist politikalari ile kazanilamaz, zira AKP zaten hazirda o imkanlari vermektedir. Üstelik dilenci ekonomisi içinde insanlar büyük bir ahlaki çöküntü de yasamistir. Çözüm kamu ekonomisinin tekrar insasi, üretim ekonomisi ve halkçi seçenek ile “issizlik yasaklanacak” diyen, taseron çalistirmaya son veren bir sisteme insanlarin ikna edilmesidir. Bu yüzde 10’lu kesim ancak sol siyaset ile kazanilabilir ve iste o zaman AKP’nin çagiracagi bir sandik da kalmaz.
Içine girdigimiz süreç, üç bölüm halinde yayimladigimiz “AKP döneminin sol suçlari” ile hesaplasarak, ayni zamanda devrimcilesip, Sol Cephe’yi Türkiye’nin her yerinde bir an önce örgütleyip, CHP’yi de sol siyasete çekmek, eger çekilmezse yeni bir sol seçenek yaratacak miknatis etkisini yaratmak olarak tarif edilebilecek büyük bir görevi önümüze koymustur. Haziran ruhu dimdik ayakta, diktatörün yalanina hirsizligina boyun egmiyor. Sicacik bir bahar kapimizda, yaza Cumhurbaskanligi seçimi var ve zafer emekçilerin olacak…

Haber : Can Ulusoy