Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat | Resimleri Göster
Açıklama: Melih Pekdemir yazdı
Kategori: Siyaset
Eklenme Tarihi: 25 Mart 2014
Geçerli Tarih: 20 Nisan 2026, 01:27
Site: Görele Sol Platformu
URL: https://www.gorelesol.com/haber_detay.asp?haberID=17300
Belki daha insafli tiniyla “neden alamiyorlar” diye sorulabilir. Ama mevcut kosullarda “zaten fazla alamazlar ki” seklindeki siyaseten dogruculuktan öte bir yaklasima da ihtiyaç var.
Aslinda sosyalistler, pekâlâ simdiki oylarindan daha fazlasini alabilme “imkânina” da sahipler. Seçmenleri oy almak için “ikna edebilmek” ugruna dinsel ve milliyetçi argümanlara azicik sahip çikmalari bile yeterli. Yani basarinin tanimini degistirip o yönde bükebildikleri ölçüde daha fazla “basarili” sayilabilirler. Ancak bu tür basarilar sosyalizmin yerine milliyetçiligi veya dinselligi ikame etmekten baska anlam tasimaz ki...
Sosyalistler oy almak ugruna kendileri olmaktan vazgeçemezler. Bu bir. Demokrasi anlayislari “seçimcilik” ile sinirli degildir, temsili demokrasinin ötesinde hedefleri vardir. Bu da iki.
•••
Tarihsel olarak en kolay kitlesellesebilen hareketler milli ve dinsel hareketlerdir. Neden? Çünkü insanlara dogduklari andan itibaren milli ya da dinsel kimlikler verilir. Bilinçli tercihleri degildir. Bilinçli tercih, ancak o kimliklerden vazgeçebilmek söz konusu oldugunda gereklidir. Milli veya dini “hassasiyetlere” sahip olanlar bu dogrultuda siyasi tercihte bulunurken basitçe var olani içsellestirirler ya da içkin olani açiga çikarmis olurlar.
Bu nedenle sosyalistler verili durumda neden AKP ya da PKK kadar kitlesellesemedi, neden az oy aliyorlar diye sormak saçma olur.
Sosyalistlerin derdi, öncelikle sömürüye ve zulme karsi emekçi sinifin bilinçlenmesidir; sosyalistlerin emekçilerden destek bulabilmesi asgari bir “sinif bilinci” gerektirir ki bu da dogustan degil, sonradan kazanilan bir farkindaliktir. Sosyalistlerin asil derdi, öyleyse (Kürt-Türk fark etmez) milliyetçilerin ve Islamcilarin basardigini basarmak degil, tersine insanlari din ve millet formati disindaki sahici özgürlüge sevk edebilmektir.
Bu durumda “halk bizi anlamiyor!” diye yakinmanin hiç manasi yok. Evet anlamiyor ve biz de bunu biliyoruz, ama biz halki anliyoruz, bizi neden anlamadigini anliyoruz ve iste bunun için devrimciyiz.
Eski tabirle “proleter devrimci” oldugumuz için, sinif siyaseti güderiz. Ama sinif siyaseti gütmemiz hiç de “halk goygoyculugu” anlamina gelmez. Günümüz Türkiye’sinde sosyalistlerin asmasi gereken milliyetçilik ve dincilik engelleri ölçüsünde bir de yaygin ahlaksizlik ortami var.
Devrimciler, siyasette hem bilinç hem vicdan anlamina gelen “l’conscience” kavramina simsiki sarilmaktan vazgeçemezler. Toplumda bilincin ve vicdanin bayraktarligini yaparken toplumsal ahlaki da savunmus olurlar.
Ahlak, hirsizlik yapmamak, yalan söylememek, namussuzluk yapmamak vb. gibi insanlarin uymak zorunda olduklari toplumsal davranis normlaridir. Iste AKP marifetiyle “halkimizin” önemli bir kesiminde ahlaksizlik yayginlastirilmistir. “Lafa degil icraata bakarim” deyip yolsuzluklara, hirsizliklara ortak olmaya yönelen bir toplumsal çürüme baslamistir. Zalim Sahis (ZS) böyle kesimlerin bir rol modeli haline gelmis, tarihte görülmemis ölçüde bir piskinlik ve pervasizlikla aleni hirsizliklar prim yapmaya baslamistir. Ve bu kesimler, milliyetçi ya da dinci olduklarindan degil düpedüz ahlaksiz olduklarindan, sosyalistlerin bilinç, vicdan ve ahlak üzerine kurulu sinif siyasetlerinden nefret etmeye mecburdurlar.
•••
Sinif siyaseti güden sosyalistlerin ideolojik düzlemdeki kaygisi, emekçilerin kendi çözümlerini pratik düzlemde kendi özdeneyimleriyle bulmasi noktasinda odaklaniyor. Sosyalist ideoloji, siradan ve sahici insanlar tarafindan kavranildigi ölçüde ve sürece “maddi bir güç” haline gelebilir. Bizim derdimiz iste budur: iktidar alinmadan önce ve iktidarin alinabilmesi için böyle bir süreci yasayabilmek ve yasatabilmek…
Sinif siyaseti olusturmada dikkate alinmak üzere iktisatçi arkadasimiz Mustafa Sönmez’in aktardigi verilere göre, AKP döneminde çok hizli bir isçilesme (proleterlesme) süreci yasandi. Ücretli sayisi 10 milyondan 16 milyona çikarken, o insanlara sadece düsük ücret, sigortasizlik, güvencesizlik reva görüldü. Her 3 isçiden birisi kaçak, yani sigortasiz çalistiriliyor. Sendikasizlastirma uygulamasi sonucu toplu pazarlik hakkini tüm ücretlilerin sadece yüzde 2.5’i kullanabilmis… En magdurlar elbette, issiz ve güvencesizler... Issiz sayisi her geçen gün katlanarak artiyor.
Gidisatin böyle olmasinin sebebi çok basit: Emekçiler yeterince örgütlü ve bilinçli degiller; baska bir deyisle örgütlenmeleri, bilinçlenmeleri önünde sermaye sinifinin koydugu sistematik (ideolojik, yasal, fiili vb) birçok engel var. Ideolojik engellerden en önemlileri milliyet ve dinsel aidiyet (ve son dönemdeki ahlaksizlik) boyutundakiler… Sinifsal bakimdan Kürt ve Türk, Alevi ve Sünni emekçiler ayni safta olmak zorundalar, ama olamiyorlar; çünkü karsilarinda kendileri için din, milliyet göz etmeden sermaye çikarlari etrafinda yek vücut haldeki bir oligarsi, onlari milliyet ve dinsel kimlikleriyle bölmeyi ve böylece rahatlikla kendilerine tabi kilmayi beceriyor.
Hâkim siniflar ittifakinin en zirvedeki kesimlerinin, siyasette ve ekonomide en fazla borulari ötenlerin olusturdugu oligarsi’nin toplum içindeki orani tas çatlasa yüzde 1 iken, ideolojik hegemonyalari sayesinde, seçimleri de hep onlarin çikarlarini savunan partiler kazanabiliyor. AKP bugüne dek o partilerden birisiydi, dinsel argümanlar ardina da siginip emperyalist politikalarin, neo-liberal küresellesmenin temsilcisi olmaya soyunmustu. Simdi tarihe geçecek seviyede ahlaksizlik, hirsizlik ve zulüm düzlemindeki suç ortakligiyla kendisini konsolide etme noktasina geldi.
Öte yandan toplumda ancak yüzde 1 gibi bir varligi olan oligarsinin “sinifsal bakimdan” en ciddi rakiplerinin, yani sosyalistlerin, devrimci mücadeleyi benimseyen partilerin, hareketlerin orani da yine yüzde 1.
Böyle bir denklemin tercümesi sudur: Oligarsinin derdi yüzde 1 “kalarak” siyasi ve ekonomik gücüne güç katmak iken, bizim derdimiz yüzde 99 “olarak” onlarin canina okumaktir…
•••
Peki sosyalistler böyle bir mücadele neden CHP veya BDP çatisi altinda degiller ya da en azindan onlari dogrudan desteklemiyorlar? Çünkü her ikisi de Türk ve Kürt kimlikleriyle sol ya da sosyal demokrat kategoride ele aliniyor. (Üstelik 2010 Mayis ayinda Kiliçdaroglu CHP’nin basina geçtiginde Ahmet Türk, bir yandan Kiliçdaroglu’nu elestirirken bir yandan da zeytin dali uzatmis; “gelin sosyal demokratlar olarak görüselim,” demisti ya...)
Önce CHP’den baslayalim. Mesela CHP hakikaten sosyal demokrat bir parti midir? Bu soruya kategorik olarak “evet” cevabi bile veremiyoruz. Yani, evet, kendisini solda tanimliyor ve iste bünyesinde az sayida da olsa sosyalist arkadaslarimiz var, ama bir o kadar da sovenlige savrulmus ulusalcilar var... Her neyse, tarihsel bakimdan “sosyal demokrasi” zaten emekçilerin sadece kismi reformlarla yetinmelerini vazeder ve iktidara geldiginde (ya da çogu kez sistemin restorasyonu için getirildiginde) ancak nispi özgürlük ve nispi esitlik saglayabilir. Öte yandan yine tarihsel olarak, fasizme, gericilige karsi mücadelede kararsiz da olsa sosyalistlerle ayni saflarda yer alabildigi de bilinir.
Türkiye’de sola sempati duyan “seçmenlerin” sosyalistlerden önce sosyal demokrasiyi tercih etmelerinin sebebi de yillar boyu nispi özgürlüklerle yetinmeye (var olana sükretmeye!) alistirilmis olmalaridir, fazlasini isterlerse ellerindekinden de olacagi ürküntüsüdür. Eksik bilinçtir, nispi bilinçlenmedir. Iste bu sol seçmen gözünde, muhtemelen azicik eyyamcilik, biraz ulusalcilik ve dahi kati laiklik atraksiyonlariyla sosyalistlerin puanlarini bir nebze daha artirmalari isten degildir…
Tamam, CHP ile olmuyor, peki neden HDP-BDP çatisi altinda da olmuyor?
BDP siyaseti, haklidir, haksizdir, pragmatik olabilir. Bunlari epey tartistik. Ama sosyalistlik tercihi ile BDP tercihi bambaskadir. Gündelik siyasette siklikla bu farklilik zaten ortaya çikiyor. BDP’nin Gezi olaylarinda, sonuçta özelestiri verse de, baslangiçtaki tutumu (bu direnisin Ergenekoncu ve ulusalcilarin isi oldugunu söylemeleri) ve yine son 17 Aralik yolsuzluk olaylarinda bazi BDP’lilerin ilk baslardaki tutumu (bunun AKP’ye karsi bir darbe olarak görülmesi) iste bu “tercih” farkliliginin çarpici örneklerini teskil etmisti.
Kaldi ki Öcalan’in söyledigi her söz “bizim” sözümüz degil; ama mutlaka BDP ve hatta HDP’nin “sözü” olmak zorunda, çünkü böylesi onlarin bir ön kabulü…
Üstelik BDP-HDP bu “söz” baglaminda bile sikinti yasiyor. Newroz vesilesiyle okunan Öcalan mektubu ile ayni gün Cemil Bayik’in yaptigi açiklama kafa karistirmadi mi? Öcalan AKP hükümeti hakkinda hayirhah bir degerlendirmeyle “Bu süreçte … hükümetin agirdan alma, tek tarafli yürütme, yasal temelden kaçinma ve uzatma tutumuna ragmen iki taraf da baris arayisindan kararlilikla çikmistir” derken; Cemil Bayik “AKP’nin çözüm önündeki en büyük engel oldugu ortaya çikti. Bu engel ortadan kaldirilmadan çözüm gelismez” sözleriyle çok sert bir tepki gösterdi.
Bu durumda, HDP çatisi altinda olsaydik ne diyecektik? Öcalan mi? Bayik mi? Ne diyecegimizi bilemezdik. Ama HDP içinde de elbette çok kiymetli sosyalist yoldaslarimiz var. Onlarin ve HDP’nin bileseni olan çesitli sosyalist parti ve örgütlerin elbette “makul” bir diyecekleri vardir, onu da bilemeyiz…
Öte yandan her sey bir yana burada kesinlikle bildigimiz ve iskalanmamasi gereken büyük bir hakikat var: Kürt hareketi, Kürtlerin topyekûn özgürlügünden önce ve öncelikle Kürt kadinlarinin özgürlügü dogrultusunda tarihsel bir asama kaydetti… Ki bu da sosyalist hareketin, ortak cografyadaki Kürt siyasi hareketinden almasi gereken en önemli ve tarihsel bir ders olarak kayda geçirilmeli!
•••
Sosyalistler, küresellesme döneminin postmodern akimlari tarafindan siklikla “sinif indirgemeci” olmakla suçlanirken, bir yandan da “kimlik indirgemeci” siyasetlere maruz birakilmaktaydilar. Bazen öyle bir noktaya gelinmisti ki, etnik kimlikler ve dini inançlar adina verilen mücadele yani sira, feminist, ekolojist “yeni”-toplumsal hareketler dahi sosyalist harekete ikame edilmeye çalisilmaktaydi.
Kabul etmek gerekir ki sosyalizmin bir önceki tarihsel döneminde feminist, çevreci, LGBTI çevreleriyle bir mesafe vardi. Ancak yeniden ayaga kalkan çogu devrimci ve sosyalist çevre, bu mesafeyi özgürlükçü sosyalizm dogrultusunda kisaltmakla kalmadi, sosyalist örgütlerin çogu bu tür yeni-toplumsal hareketlerin taleplerini de içsellestirdiler, programlarina kattilar. Ama sosyalizmden vazgeçip “radikal demokrasicilik” noktasina gelmeyi de kabul etmediler.
Iste Gezi isyani ve sonrasi bu tür birlikteligin pratik bir manifestosu da oldu. Bu isyan dalgasiyla birlikte genç muhalif kusak indinde, Kürt hareketi tek basina radikalligi temsil etme imtiyazini kaybetti, ayrica 1980 öncesinin devrimci efsanelerinin devaminda pekâlâ kendi destanlarini da yazdilar. Böylece muhalefet hareketi ciddi bir öz güven kazandi, gençlesti, yenilendi. Gayri nizami iktidar karsisinda gayri nizami muhalefeti, birlesik bir muhalefet yani enterkonnekte muhalefet düzleminde gerçeklestirme imkânlari ortaya çikti. Forumlar, dayanisma platformlari üzerinden birlesik muhalefetin meclislesmesi deneyimleri yasandi.
Oguzhan Müftüoglu’nun altini çizdigi üzere, “Bizim asil sorunumuz bundan sonra; ülkenin içinde sürüklendigi karanlik sürece karsi Gezi’de ortaya çikan büyük potansiyelin büyük-küçük, örgütlü, örgütsüz bütün devrimci muhalefet unsurlariyla birlesik bir devrimci sorumluluk hareketi seklinde ülkenin gelecegine sahip çikacak bir güce dönüstürülmesi sorunu.”
Hal böyleyken… Evet, sosyalistler, devrimciler hâlihazirda iktidar alternatifi degiller ve kisa vadede de olamazlar. Ne olacak simdi? Kötünün iyisine mecbur kalmayacaklar. Ehveni ser yeterli olsaydi zaten devrimcilik de gerekli olmazdi. Demek ki kendi bagimsiz siyasetlerinden vazgeçmeyecekler.
Sosyalistler, devrimciler kendi bagimsiz siyasetleriyle, partileriyle seçimlere katildiklarinda sonucu da fazla etkileyemeyecekler. Ne yapacaklar simdi? Bu seçimlerde de (yine!) az oy alacaklar! Sasirtmayacaklar. Sadece bazi küçük birimlerde kazanma sansina sahipler… Sansli olduklari birimler ise, bir nevi “dogrudan demokrasi” örneklerini yesertmeye elverisli ortamlar. Yüz yüze iliskilerin, sahici çözümleri anlatabilmenin ve yaratabilmenin mümkün oldugu ortamlar… Küçük belediyeler, muhtarlik gibi tam da yerelligin yasantilandigi birimlerde, projelerin tugla üstüne tugla koyarak hayata geçirilebildigi bir süreçte ilk adimlar atilabilecek…
Ayni sekilde, büyük sehirlerde belediye baskanliklarini kazanmanin imkânsiz oldugu durumlarda bile “belediye meclisinde halkin gözünüz kulagi” olacak belediye meclis üyesi adaylarin kazanmasi mümkün olacak…
Simdilik küçük olsun ama bizim olsun diyebilmek hiç bu kadar anlamli olmamisti: Sehirlerimizin belediye meclislerindeki üyelerimizle birer mevzi kazanacagiz, küçük birimlerdeki belediyelerimizde gelecegin nüvelerini yaratacagiz. Iste bu adimlari atabildikçe, sosyalistlerin hâlihazirda aldiklari oy miktarina bakmaksizin, topyekûn dönüsüme, devrime dönük umutlarimiz daha da çogalacak.
