Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat | Resimleri Göster


Akademi'de Bir Aktivist


Açıklama: Prof.Dr.Beyza Üstün,Türkiye'de verilen ekoloji mücadelesinin simge isimlerinden biri.
Kategori: Röportaj-Söyleşi
Eklenme Tarihi: 26 Ocak 2014
Geçerli Tarih: 20 Nisan 2026, 05:47
Site: Görele Sol Platformu
URL: https://www.gorelesol.com/haber_detay.asp?haberID=16810


AKADEMIDE BIR AKTIVIST

Prof.Dr.Beyza Üstün,Yildiz Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisligi Bölümü ögretim üyesi,aktivist, aramizdan biri.

Orman ve Su Isleri Bakani Veysel Eroglu'nun sözleri ile tanimlayacak olursak; "sürekli seyyar gruplarla beraber Anadolu'yu gezen,propaganda yapan,'efendim suyumuzu zehirlediler, suyumuzu sattilar' diyerek yalan yanlis, hiç bilimle bagdasmayan, son derece cahilane sözler sarf eden" bir kadin.

Eroglu'nun hakkinda, hem savciliga hem de YÖK'e suç duyurusunda bulunacagini söyledigi Beyza Üstün 'seyyar gruplarla' beraber Anadolu turlarina bugün de devam ediyor. Türkiye'de verilen ekoloji mücadelesinin simge isimlerinden biri. Özellikle doganin ve suyun metalastirilmasina ve ticarilesmesine karsi verdigi mücadelelerle taninir, STHP'nin kurucularindan biridir.  

Yesil Öfke gazetesi olarak sizinle yapmis oldugumuz bu ilk söylesimizde içinde bulundugumuz ekolojik krizi daha iyi kavramamizi saglayacak genel çerçeveyi, krizin ana hatlarini çizmekle ise baslamak istiyoruz. Sorularimiz bu minvalde olacak. Türkiye'de yasanan ekolojik krizi genel olarak nasil ele aliyor ve degerlendiriyorsunuz? Bu kriz nasil basladi?

SALDIRI VE MÜCADELE

Özgürlükler ve yasam alanlari sikintiya girdikten sonra basladi. Mücadele aslinda saldirinin karsisinda örülen bir sey, özgürlükler gitmeye basladigi andan itibaren buna karsi verilen mücadelenin agi da örülüyor. Mücadelenin ve dayanismanin dinamiklerinin büyümesi saldirinin hizina, siddetine bagli olarak artiyor. Bugün geldigimiz noktada ekoloji mücadelesi yasamin her noktasinda duyuluyorsa bunun nedeni kapitalizmin saldirisinin bir o kadar siddetli, bir o kadar her yerde ve her alanda oldugunun göstergesidir. Kapitalizm giderek dogayi ve emegi daha fazla kullanmak ve tahrip etmek üzere siddetlendikçe mücadeleler örülmeye basladi. Son yillara geldigimizde ciddi anlamda doganin her yerinden kendi sermayeleri için yararlaniyorlar. Daha önce yaptiklari gibi, sadece ham maddeyi alip, suyu alip atiklarini o ortama vermekle yetinmiyorlar; bunun yani sira dogrudan o dogal alanlara sahip olmak ya da dogrudan dogaya ait unsurlari paketleyip satma yoluna gidiyorlar; bu süreci kendi krizlerinden çikis yöntemi olarak belirlediklerini görüyoruz.

Bu saldiri ne zaman basladi ve nasil siddetlendi?

70li yillarin içinde bunu tasarladilar, 80li yillarin sonuna dogru raporladilar, 90li yillarin basinda da bunu uluslararasi zeminde deklare ettiler, ardindan da yavas yavas bütün uluslarin yasamlarina izlerini düsürdüler. Girdikleri ara krizlerden çikis yolu her zaman doga üzerinden, yasam üzerinden, yasam alanlari üzerinden oluyordu. Bugün yasadigimiz 2000li yillarin krizi, özellikle 2008 krizinden sonra yasadigimiz süreç, aslinda öncekilerden çok farkli degil, sadece daha siddetli ve kapsamli bir saldiri söz konusu; bir farki var, bu defa dogrudan suyu metalastirdiklari için suyun dolanimda oldugu alanlari da kendi bütünlesik kullanimlarina hizlica almaya basladilar. Bu su anlama geliyordu: su artik onlarindi ve suyun dolandigi havza dedigimiz bu alanlarda da söz sahibi onlardi. Bu havzalara baska üretim alanlari yerlestirmek onlar için artik daha kolaydi. Aslinda bu stratejilerinin arasindaydi: hem suyu metalastirmak hem de suyun dolanimda oldugu havzayi bütün olarak metalastirma süreci içine sokmak. 2008 krizinden sonra asil fark bu noktada idi: sular, dereler, ormanlar, bütün bir havza kontrollerine giriyordu.

BERGAMA SÜRECI

Bergama'da verilen mücadeleye çok önem verdiginizi biliyorum. Bu mücadeleyi daha öncekilerden ayristiran, bu süreci tarihsel kilan unsurlar nelerdir? Bergama sürecinden sonra gelen ekoloji mücadelelerinde Bergama'ya sik sik atiflarda bulunuldugunu görülüyor. Bu mücadelelerin örtüstügü noktalar hangileridir?

Saldiri Anadolu'nun pek çok yerinde vardi ama hepimizin toplumsal hafizasina düstügü, görünür oldugu yer Bergama'daki toplumsal direnistir. Bergama köylüleri bize orada verdikleri mücadelenin aslinda sadece oraya ait olmadigini, yasamin bütününü korumaya yönelik bir mücadele oldugunu ögrettiler; onlar yasam alanlarindaki kayiplarini ve bu kayiplarin onlar için ne anlama geldigini, karsi koyarak, direnerek, bagira bagira hepimize gösterdiler. Anadolu'da verilen ekoloji mücadeleleri içinde Bergama mücadelesi bize ekoloji mücadelesinin gerçek anlamini ögretti. Bergamali'lar yasam alanlarini koruduklari gibi sinifsal konumlarini da koruyorlardi; geçimlik tarim ve hayvancilik yapiyorlardi, artik bunu yapamayacaklarini giderek yoksullasacaklarini oraya gelen maden sirketinin isçilerine dönüseceklerini görmüslerdi. Bu anlamda ögreticiligi ile onun toplumsal hafizamiza düsmesi çok önemlidir. Bergama süreci ve sonrasinda yasananlara genel olarak baktigimizda görülen sudur: havza içerisinde yasamin temin edebilecegi iki temel unsur yok edilmektedir; su ve büyük oranda suya bagli olan geçimlik tarim ve hayvancilik. Bu durumda köylülerin yapabilecekleri iki seçenek kaliyordu; ya göç ederek kentte proleter olarak hizmet etmek ya da bulunduklari yerde sirketin emrine girmek: bu iki seçenek de onlar için daha fazla yoksullasma demek oluyordu. Bu bakimdan Bergama ile baslayan ve vadilerde devam eden sürecin ekolojik mücadelenin sinifsal karakterini belirgin olarak ortaya çikardigi görüldü.

Bergama öncesi de yasam alanlarina saldiri vardi, fakat buna karsi yogun bir mücadelenin örülemedigini görüyoruz.

Evet, bunun birkaç nedeni var; ilk olarak bu kadar yogun bir müdahale yoktu, yapilan müdahaleler ise belli bölgelerdeydi, bu bölgeler de cografi olarak da solun etki alaninin disinda kaliyordu. Bu projeler daha çok Dogu Anadolu bölgesinde idi ve orada baska bir özgürlük mücadelesi veriliyordu, doga üzerinden verilen özgürlük mücadelesi fasizme karsi verilen özgürlük mücadelelerinin önüne çikacak kadar önceliklenemedi. O tarihlerde kapitalizme karsi verilen özgürlük mücadelesi doga üzerinden degil isçi sinifi üzerinden, isçi sinifinin sendikal örgütlenmesi üzerinden gerçeklestigi söylenebilir.

ÇEVRE MI YOKSA EKOLOJI MI?

'Çevre' kavramini mi kullanmayi tercih ediyorsunuz yoksa 'ekoloji' kavramini mi?

Ekoloji. Çünkü 'çevre'nin taniminda özne merkezde yer alir ve 'çevre' bu özne üzerinden tanimlanir; 'çevre' bu öznenin 'etraf'idir. Her hangi bir insana 'çevre nedir?' diye soruldugunda o, ya etrafindaki cografyadan bahseder, ya da sosyolojik 'çevre'sinden akrabalarindan, komsularindan, köyünden söz eder. Bakin burada bir özne var ve onun çizdigi bir sinir var. Eger tanimi bu sekilde yaparsaniz mücadeleyi de sadece o özne üzerinden yürütürsünüz. Özne 'çevre'yi tanimladigi için, o çevrenin merkezi ve iktidari olarak konumlanir. Bu 'çevre'yi tanimlayan özne birey de olabilir, halk da olabilir, sermaye de olabilir; zira her birinin kendine göre bir 'çevre'si vardir; bu bakimdan tehlikeli bir kavramdir 'çevre', çünkü her özne kendi önceliklerini göz önünde bulundurarak tanimlar ve bu tanimladigi alanla sinirlar onu.

Peki ekoloji nedir,neden ekoloji kavramini kullanmayi tercih ediyorsunuz?

Ekoloji dogada canli ve cansizin ortak yasam agidir. Cansiz da dahildir buna. Bu aga herhangi bir müdahale ya da bu agda herhangi bir kirilma söz konusu oldugunda biliyorsunuz ki o ag içinde bulunan bütün canli ve cansiz varliklar bundan etkilenir. Orada özne siz degilsiniz, toplum da degil, orada özne o agdir, canli sistemdir, doganin kendisidir. Siz de bir insan olarak orada, dogada o agi paylasan diger varliklarla ayni oranda varsiniz. Bu ekolojik ag üzerinden mücadele yürütmenin anlami herhangi bir öznenin tanimladigi 'çevre' üzerinden mücadele yürütmekten çok farklidir; 'ekoloji' bütün olarak bu agi kusatirken, 'çevre' tekil, sinirli bir alani tanimlar. Ekolojik bakis açisina göre sorumluluk o genel agi korumakla iliskilidir.

Bu sorumlulugu nasil yerine getirecegiz o agi nasil koruyacagiz?

Eger bu agi, ekoloji sistemi, bir baska deyisle doganin varligini korumak istiyorsaniz orada yasayan canlilardan sadece biri olarak insanin yapacagi herhangi bir üretim onun ihtiyaci kadar, 'kullanim degeri' kadar oldugu ve yerinde üretildigi sürece hiç bir sorun yok. Bu sekilde yapildigi takdirde ne dogayi tahrip eden enerji nakil hatlari ne de doganin sermaye birikimine sokulmasi süreci karsiniza çikar. Bugün dayatilan enerji ihtiyaci halkin enerji ihtiyaci degil. Halk için enerji ya da herhangi baska ihtiyaçtan bahsediyorsaniz bu ihtiyaç 'kullanim degeri' üzerinden yerinde üretilerek karsilanirsa bunda ciddi bir sakinca yoktur.

Halkin kendisi için yerinde micro HES insa etmek istedigini duysaniz tavriniz ne olurdu?

Bu çok provakitif bir soru bana göre. Halk kendi ihtiyaci olan enerjiyi su üzerinden, günes üzerinden, rüzgar üzerinden ya da bildigi baska yöntemle pekala üretebilir. Sadece kendi ihtiyacini karsilamak üzere üretecegi enerji yasama daha az zarar veren bir üretme yöntemi ile yapilir; arastirilip, irdelendikten sonra en uygun yöntem seçilir. Bunun dogaya verdigi zarar sanildigi gibi büyük degildir. Örnegin köylüler geçimlik tarim yaptigi zaman suyu dereden almiyor mu? Suyu dereden aldigi zaman dereye zarar veriyor mu? Vermiyor. Üretilecek enerji de bu sekilde dogaya, ekolojik dengeye zarar vermeksizin ya da en az zarar verecek sekilde üretilebilir. Kullanim degeri üzerinden yapilan bütün üretimlerin verebilecegi zarar herhangi bir sekilde telafi edilir, tolere edilir, doga onu tolere eder. Sermaye biriktirmek için devasa günes paneli tarlalari yapmakla, tarlada gerekli olan motorunuzun pili için küçük bir günes paneli yapmak arasinda daglar kadar fark var. Birincisi doga için yikimdir, ikincisinin olumsuz etkilerini ise doga tolere eder.

ENERJIYE IHTIYACIMIZ VAR MI?

Türkiye'nin enerjiye ihtiyaci oldugu mevcut iktidar tarafindan sik sik dile getiriliyor, bu dogru degil mi enerjiye ihtiyacimiz yok mu?

Bir defa 'enerji ihtiyaci' sözleri ile dile gelen sistemin dili ve sirketlerin enerji ihtiyaci üzerinden okunan bir dildir. Bu bize ait bir sey degil. Bu halkin enerji ihtiyaci üzerinden kurulan bir dil bir argüman degil.

Halkin enerjiye ihtiyaci yok mu?

Halkin enerjiye ihtiyaci tabii ki var ne münasebet, hepimizin enerjiye ihtiyaci var; ama bu 'enerjiye ihtiyacimiz var', 'enerji açigimiz var', 'enerjide disa bagimli hale geliyoruz' gibi argümanlara yakindan baktiginizda bunun, bizimle bir ilgilisi olmadigini halkin enerji ihtiyacini karsilamak üzere bir sey yapilmadigini, aksine mevcut sirketlerin ihtiyaçlari, projeksiyonlari üzerinden bir okuma yapildigini görürsünüz. Burada söz konusu olan, sermayenin kendi krizinden çikmak için enerji politikalari üzerinden dogayi kendi sermaye birikimi içine çekmeye çalismasidir, halkin enerjiye olan ihtiyaci degil.

STK'LAR TRUVA ATI MI?

STK'lar konusunda fikirleriniz nelerdir, bazi STKlarin mücadeleyi kiran truva ati olusumlar oldugu söylenebilir mi?

Evet, STK dedigimiz kurumlar, sirket mantigi içinde çalisan, sermaye gibi davranan, çogunlukla sermayenin çikardigi kurumlardir. WWF, TEMA gibi kurumlarin çogu truva ati görünümündedir. Bunu STK'larin teorik kurgularinda da uygulamalarinda da görmeniz mümkün. Sermaye düzenine entegre olusumlardir, sisteme karsi koymuyorlar. Ne yapiyorlar? Halkin kafasini karistirarak ehlilestiriyor, mücadelenin içini bosaltarak baska bir alana evriltiyorlar. Sonuçta verilen mücadele bosa çikiyor, sirketler vadilere, havzalara daha rahat girebiliyor. Dünya Su Konseyi'nin Lahey forumuna baktiginizda özel sektör, kamu ve STK isbirligiyle havzalarin bütünlesik olarak yönetilebilecegini zaten kurgulamislar ve stratejilerine yerlestirmislerdi. Avrupa Su Çerçeve Direktifi'nde de simdi hazirlanan Su Kanunu Tasarisi'nda da bu stratejinin uygulamaya konuldugunu görüyorsunuz. Havzalarin bütünlesik kullanimina bir komisyon karar veriyor. Bu komisyonda bakanlar, bakanliga bagli müdürlükler, bakanligin seçtigi ögretim üyeleri ve bugüne degin doga konusunda çalistigi bilinen STK temsilcileri bulunuyor. Burada halkin temsilcisi olarak dogrudan bu STK dedigimiz sermaye gibi davranan kurumlar yer almaktadir. Oysa bu STKlar halki temsil etmiyor.

Yasam alanlarini savunanlar bu truva ati STKlara karsi da mücadele etmek durumunda kaliyor o zaman, peki ne yapilabilir?

Daha önce Karadeniz Isyandadir Platformu'nun yaptigi TEMA desifresi gibi bu kurumlar desifre edilmelidir. Ayrica bu kurumlarin sermaye ile olan iliskilerine de bakmak lazim, kiminin yürütme kurulunda, kiminin mütevelli heyetinde, kiminin sponsor oldugu projelerde sermaye ile iç içe geçtiklerini görürsünüz, bunlarin desifre edilmesi yeterli.

Desifre etme sürecinin pratikte sorunlu bir tarafi var, bu tür STK'larin gönüllüleri arasinda dürüst, içten, çaliskan doga dostu insanlar var. Desifre, bu insanlari ötekilestirme riski içermiyor mu?

Çok haklisiniz, onlar çok defa bu kurumlar bünyesinde faaliyet göstermeyi bilerek seçmiyorlar, çocuklugundan beri kendilerine ögretilen bu. Su anda ilk ögretimdeki egitimlere bakiyorsunuz, TEMA sahane bir çevreci kurulus olarak karsimiza çikiyor. Agaçla ormani bile ayriklastiran, metabolik olarak yaran bir STK ilk ögretim kitaplari içinde son derece onaylanan, önerilen bir kurum olarak sunuluyor; hatta çocuklarin üye olmalarina neden olacak kadar tesvik edilip öne çikartiliyor. Durum bu iken, siz birdenbire çikip bu kurumu desifre ettiginizde haliyle ürküyorlar. Fakat desifre çalismasiyla gerçekler yavas yavas ortaya dökülmeye baslandigi andan itibaren o üyelikler yavas yavas azalacaktir, halk zamanla yanlisin farkina varacaktir.

Bu durumda STK'lari kurumsal olarak karsimiza alsak da bireyleri karsimiza alip ötekilestirmemek gerekiyor.

Katiliyorum. Onlari ötekilestirmeye basladiginizda alanlarda verilen mücadeleyi bir de bu taraftan kirmis oluyorsunuz, buna çok dikkat etmek gerekiyor.

Yalnizca STKlar mi desifre edilmeli?

Yanlizca STKlar degil, bu STKlar gibi bilgiyi karartan, gerçekleri saptiran, sistem adina halki yaniltan bilim insanlari da ayni görevdedir; bunlar su sirketlerinin, enerji sirketlerinin danismanlari olarak çalisiyorlar, onlarin da desifre edilmesi gerekir. Ayrica Coca Cola gibi sirketlerin kendi ürettigi proje gruplari var; bunlar yesil ekonomi yaftasi altinda sunduklari sözde 'çevreye duyarli' projeleri televizyon reklamlarinda, bilbordlarda yayginlastiriyorlar, bu gruplarin adlari ortalikta pek dolasmiyor ama onlarinda tipki bu sirketlerle organik baglari olan medya kuruluslari gibi desifre edilmesi gerekir.

KADIN ve EKOLOJI

Yuvarlakçay'dan Gerze'ye, Toroslar'dan Dersim'e, Kaz daglarindan Karadeniz vadilerine kadar ekoloji hareketi içinde hemen her yerde kadinlarin öne çiktigini görüyoruz. Tortumlu mutaassip köylü kadinlarin, devletin kolluk güçlerini yedegine alarak vadiye girmeye çalisan sirket dozerlerinin önünde ellerinde degnekler ve taslarla etten barikatlar kurarak vadilerini savunduklarina tanik olduk. Medyaya da yansiyan bu görüntüler toplumsal bellege canli imgeler olarak kazindi. Benzerlerine pek rastlanmayan bu görüntüler, Anadolu'nun ne denli vahim bir saldiri altinda bulundugunun isaretlerini veriyordu. Bir benzetme yapmama izin verin, bal petegine saldiran yaban arilari misali sirketler Anadolu'yu çepeçevre sardilar, karsilarinda Anadolu'nun en saglam, en oturakli, en zinde gücünü bulmus gibiler: kadin. Kraliçe ari bugün Anadolu'nun her yerinde teyakkuzda, isyanda! Kadinin bu bitmeyen öfkesini nasil okumak gerekiyor. Zira kentlerde de kadinlarin bütün silahlarini kusanarak harekete geçtigini görüyoruz.

Isterseniz sorunuza bir kadin olarak cevap vereyim. Kadinin kendi bedeni ile olan iliskisi aslinda doga ile olan iliskisidir. Marks 'doga bedenimdir' diyor; ekoloji tüm canlilarin yasam agidir, her canlinin kendi bünyesindeki agi izlediginizde ayni ekolojik agi orada da görüyorsunuz. Kadin bu ekolojik agin süreçlerini bütününde yasiyor. Bebegin dogumuna kadar süreçlerin tamamini kendi bünyesi içinde yasiyor. Dolayisiyla bu ekolojik aga müdahalenin aslinda yasama nasil müdahale olacagini o duyusal/sezgisel olarak biliyor. Onur Hamzaoglu ve ekibinin Dilovasi'ndaki çalismasini düsünün. Bu çalismada beden üzerindeki ekolojik agi görmek mümkündür. Ekip, fabrikalarin çiktilarindan kaynaklanan kirlilik izini sürerken dogum yapmis annenin ilk sütünde ve bebegin kakasinda agir metal izi buldular. Kirliligin transferinin su, hava ve besin yoluyla oldugunu biliyorsunuz. Kirliligin fabrikadan baslayarak dogaya oradan anneye ve annenin besin hatti üzerinden bebege kadar geçtigi görülüyor. Bu sekilde dogrudan o yolu takip etmek, o ekolojik baglantiyi kurmaniz mümkün olmaktadir. Kadin bu baglantiyi daha kolay kurabilir. Kadin bebegin sagligi için kendi sagligina özenmenin ne demek oldugunu, içindeki ekolojik ag üzerindeki olumlu ya da olumsuz etkileri sezgisel olarak çok iyi bilir. Kendi disinda da dogaya müdahale edildiginde bunu bana göre erkekten daha önce algilar. Bir de suradan bakmak lazim, kapitalizm erkek mantigiyla yürütülen bir sistem; emek sömürüsü söz konusu oldugunda kadin en çok magdur edilenin kendisi oldugunu da biliyor. Dolayisiyla mücadeleye baktiginizda en önde kadini görüyorsunuz ve asla taviz vermiyor. Erkek sadece yasam alani savunma üzerinden yola çikiyor bu yüzden taviz vermesi daha kolay. Kadin ise bu süreci bedeni üzerinden okuyor, emegi üzerinden okuyor, ekolojik sistem üzerinden okuyor ve asla taviz vermiyor. O aga müdahale edildiginde bu müdahalenin etkilerinin kendine kadar ve kendinden sonra gelecek kusaklara kadar ulasacagini biliyor.

AKADEMIDE BIR AKTIVIST

Türkiye'de yasayan bir akademisyenin, Onur Hamzaoglu örneginde oldugu gibi, akademik özgürlüklerinin ve özlük haklarinin tehlike altinda oldugunu rahatlikla söylenebilir. Akademik kimliginiz yaninda sizin bir de aktivist kimliginiz var. Türkiye'de kadin olmanin getirdigi onca zorlugu bir tarafa birakacak olursak, Türkiye'nin hemen her yerine, gerek akademisyen gerekse aktivist kimliginizle gittiginizi ve yasam alanlarini savunmak için kiyasiya bir mücadele içine girdiginizi görüyoruz. Orman ve Su Isleri Bakani'nin sizi hedef alan sözleri de ortada iken, sayin hocam bu netameli dönemde bu iki kimlikle yasamakta israr ederek bazi ciddi riskleri göze almis olmuyor musunuz?

Ben su havzalari üzerine çalisiyorum. Bu havzalara yapilan müdahalenin olumsuz etkilerini o havzada yasayan insanlarla paylasamiyorsam yapilan arastirmanin benim için hiç bir anlami olmaz. Bir arastirmacinin sorumlulugu içinde bu var. Ben sadece sorumlulugumu yerine getirmeye çalisiyorum. Bagimsiz bir arastirmaciyim, istedigim konuda arastirma yaparim, biriktirdigim bilgilerin sonuçlarini da halkla paylasirim. Her ne kadar özlük haklari tehdit altinda olursa olsun bir arastirmaci bu sorumlulugundan vazgeçmemelidir, hatta bu tehditler uygulamaya sokulsa bile. Doga için, toplum için, bilim için arastirma yapiyoruz biz. Bilim insanlari ve arastirmacilarin saglikli arastirmalar yapabilmesi için özgür olmalari gerekir. Eger akademik özgürlüklerimiz tehlikeye girer, bu özgürlüklere sinir çizilmeye kalkisilirsa o zaman bizim için baska bir mücadele alani da kendi akademik özgürlüklerimize tekrar sahip olmak adinadir; bunu da yapiyoruz biliyorsunuz, bütün akademisyenler, ögrenciler, hep beraber akademik özgürlükler için de mücadele veriyoruz; tipki Onur hocanin verdigi mücadele ve onun mücadelesine hep beraber verdigimiz destek gibi. Çünkü onun ya da baska bir akademisyenin özgürlügünün kisitlanmasi, o özgürlügü kisitlamaya çalisan akademisyenlerin de özgürlügünün kisitlanmasidir ki bu aslinda her birimizin toplumsal özgürlüklerinin sinirlarinin zorlanmasi demektir. Bu bakimdan gerek akademik özgürlügümün gerek özlük haklarimin tehdit altinda olmasi beni çok ilgilendirmiyor.

GEZI SÜRECI

Bergama'da baslayip yerellerde süren, kentsel dönüsüm projeleri ile kentlere yayilan ve Gezi sürecinde bir araya gelerek doruga çikan bu mücadele biçiminin ortak paydasinin 'ortak yasam alanlarini bedenlerle savunmak' oldugunu söyleyebilir miyiz?

Evet, Gezi süreci boyunca da insanlarin özgürlük mücadelesine baktigimizda vadilerde yasanan mücadelenin kente tasindigini, kentsel dönüsüme karsi mahallelerde farkli farkli süren mücadelelerle birlestigini görüyoruz; ayrica, sagligin ticarilestirilmesine karsi verilen mücadeleler, egitimin parali hale getirilmesine karsi duran üniversitelerdeki ögrencilerin mücadeleleri, bütün diger özgürlük mücadeleleri ile birlikte Gezi'de yine bedenler üzerinden verilen mücadele seklinde karsimiza çikiyordu.

Gezi sürecinin farki ne idi sizce?

Gezi süreci basli basina çok önemli. Hizlanan saldirilar, kente saldiri, kira saldiri bütün bunlar ayri ayri durmayacaklardi zaten. Bu dogal sürecini yasadi ve tam da o dönemde patladi. Kentsel dönüsüme karsi duranlarla, kirlarda vadilerinde mücadele edenler Gezi sürecinde bulustu. Bu olacakti zaten kentle kirin bu metabolik ayriligi sona erecekti. Bütün bu mücadelelerin bulusacagi bir zemin vardi. Bu beklenen bir seydi. Gerçeklesen buydu. Bugün ayni sekilde mücadeleler devam ediyor, kentsel dönüsümle ilgili mücadeleler mahallelerde sürüyor, öbür tarafta vadilerde Ahmetler kanyonunda oldugu gibi, Biga yarimadasi'nda Çanakkale'de, Peri Suyu'nda oldugu gibi hem gözaltilar hem saldirilar, hem de tutuklamalar sicagi sicagina devam ediyor. Gezi sürecinde tek fark bütün özgürlük mücadelelerinin kent ekseninde bulusmasiydi. Gezi sürecini belki böyle okumak da fayda var.

25 Nisan 2010 Kadiköy mitingi Gezi sürecinin habercisi olabilir mi sizce? Bu mitingde yerellerde verilen mücadelelerle kentte verilen mücadeleler bulusmustu.

Çok haklisiniz, katiliyorum. Bu miting Gezi'nin öncüsüydü. O gün bir saldiri olsaydi, belki orada baslayacakti ve baska bir boyuta girecekti süreç. Ama bir sonraki asamada Dünya Su Konseyi'nin yapildigi Sütlüce'de saldirildi biliyorsunuz. Sonuçta, bu beklenen bir süreçti. Gezi bütün sinirlarin zorlandigi ve zincirlerin kirildigi kritik tarihi bir süreçti.

"SÖZ KONUSU OLAN HUKUK YASAM HUKUKUDUR !"

Ekoloji mücadelesinde hukuki durumun pek de lehimize gelismedigini görüyoruz. KHK'larla, Torba yasalarla, Tabiati ve Biyolojik Çesitliligi Koruma ve Su Kanunu gibi yasa tasarilariyla mücadelemizin hukuki zeminini tahrip ediyorlar.

Bir kere burada söz konusu olan hukuk yasam hukukudur. Onlar istedikleri kadar yasama ve yürütme ile bazi yasalari degistirsinler ve sermaye düzeni lehine bu yasalari uygulamaya koysunlar hiç fark etmez, mücadeleler bu mesru zemin içerisinde verilir: Tüm canlilara ait yasam yok edilemez !

Yürürlükteki hukuka uygun olmayinca mücadele nasil mesru olacak?

- Ona karsi da mücadele verecegiz. O mesru hukuku geri kazanmak için mücadele verecegiz. Zaten bu mücadele yürüyor.

- Yasam alanlarini savunanlar yalnizca gözaltina alinmakla kalmiyor tutuklaniyorlar.

- Ama ona karsi da mücadele veriyoruz. 80 öncesi mücadele de bu satih üzerinde yürüdü. Bu bir fasizmdir, keyfiyetle yapilan tutuklamalar, göz altilari fasizmdir; sermaye düzenine, bu baski düzenine uygun keyfiyetle çikarilan yasalar bir dayatmadir, bu dayatmaya karsi mücadeleyi halk yürütür ve mesru zemini halk ortaya koyar. Ben suna çok inaniyorum, bu mesru zemin kendi hukukunu yaratacaktir ve özgürlükleri geri alinacaktir.

- Sivil itaatsizlik, bir uygulamaya karsi bütün yasal yollar denendikten sonra girisilen yasa disi bir eylem tarzidir. Söyle bir tanim yapilir; 'Sivil itaatsizlik eylemi yasal degil ama mesrudur'

- Evet, biz bugün yapilan ve degistirilen yasalarin tümüne aykiri davraniyoruz! Evet, yaptigimiz yasal degil ama mesrudur. O yüzden yasam alanlarina saldirida bulunanlarin korkularina baktiginizda tek sey karsimiza çikiyor: mücadele verenlerin mesru duruslari. Bu mesrulugun karsisinda hiç bir dayatma duramaz ! Bu çok net. Yasam alanlarini ve yasami koruma üzerinden mücadele verenlerin ellerinde silah yok, güç yok ama en mesru, en temel insan hakki olan yasam haklari var, bu hakki savunuyorlar, bunun için karsi koyuyorlar. Özgürlükler o kadar kolay elde edilmez, toplumsal mücadeleler tarihine baktigimizda bunu açikça görürüz. Kesin olarak biliyoruz ki mücadele edenler kazanir !

- Beyza hanim bu güzel söylesi için size çok tesekkür ederim. Siz bizim için çok degerlisiniz, dikkatli olun lütfen size bir sey olmasin.

- Rica ederim Ismail bey ben de size çok tesekkür ederim. Çok emek verdiniz emeginiz için tesekkür ederim.

(Bu söylesi Aralik 2013 tarihinde gazetemizin 2.sayisinda yayimlanmistir)


Yesil Öfke

Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat | Resimleri Göster