Susurluk sürecinde de sola alan açilmisti. Fasist katiller, cinayetler, kontrgerilla, NATO baglantisi… Hepsi bir bir ortaya döküldü.
Sol hakliydi, solun hakli oldugu her geçen gün daha genis bir kesim tarafindan kabul görüyordu. Milliyetçilik, düzenin basat ideolojik unsurlarindan biri olarak önemli bir yara almis, “vatan için kursun sikanlar”in kursunlari para için harcadigi açikça görülmüstü. Onlar para basacak; solcular, devrimciler, emekçiler ezilecek, katledilecekti.
1996 Susurluk kazasi, açikça devletin içindeki bir çekismenin ürünüydü, egemen blok dagilmamisti belki ama ciddi kriz yasiyordu ve sol için gerçekten de bir firsat ortaya çikmisti.
Ardindan bu krize yeni bir boyut eklendi. 28 Subat, sistemin “dinci parti”nin yükselisinden kaynakli iç gerilimlerinin de kontrolden çiktiginin kanitiydi. Sol yine hakliydi. Gericilik gerçek bir tehditti. Gericilikle mücadelenin toplumsal esitsizlikler sürdükçe zorlasip imkansizlastigi tezi de dogrulaniyordu. Burjuva laisizmi karaya oturmustu.
28 Subat 1997’de dinci ideoloji yara almadi belki ama mesruiyeti sorgulanir hale geldi, solun devreye girip miliyetçilikle beraber siyasal Islam ile hesaplasmasinin kosullari olgunlasti. Sag bir bütün olarak geriletilebilirdi.
Olmadi.
Olmadi, çünkü solda sagin bir baska ideolojisine, liberalizme sarilmak isteyenler geçici de olsa etkili oldu. Susurluk operasyonu sermaye düzenine degil de “devlet” olgusuna karsi sivil toplumcu bir karnavala evrildi.
Olmadi, çünkü siyasal Islam konusu devletle sivil toplum arasindaki mücadeleye yerlestirildi ve Türkiye toplumunu tehdit eden dinsellestirme karsisinda liberal bir pozisyon alindi.
Sol adina…
Simdilerde herkesin dalga geçtigi Abdurrahman Dilipak’i o dönem kollarina takip “demokrasi mücadelesi” verenlerin listesi o kadar kabarik ki!
1996 yiliydi… Emek, Baris, Özgürlük Bloku yola nasil devam edecek sorusuna yanit aranirken yapilan toplantilardan birine Mehmet Metiner geldiginde “bu ne ariyor burada” diye masadan kalktigimda “senden daha devrimcidir” diyenler, bugün ayni kisinin “fasist” oldugundan dem vuruyorlar. Devrimciligin de, fasistligin de kriterlerini kafalarina göre belirlemekteler anlayacaginiz.
Liberalizm 1996-97 ugragini kirletti, bunu engelleyemedik.
Aradan süre geçti, liberalizm de kirlendi elbette. Bugün eski cazibesi yok ama soldaki hastaliklar sürüyor. Solda sömürü düzenini karsiya almayanlarin, buna cesareti olmayanlarin ya da buna hiç niyeti olmayanlarin yarattigi tahribat sürüyor.
Sistem ise 1997’den daha derin bir kriz yasiyor. Bu kez milliyetçilik, Islamcilik, liberalizm hepsi birden asindi, asiniyor.
Egemen blok dagiliyor. Ve solun “bagimsiz” bir tavir gelistirmesi gerektigini söyleyenlere, emperyalizme, sömürüye, gericilige karsi açik tavir alanlara, “zamani degil” deniyor.
Neden zamani degil?
Çünkü tehlike büyük, önce onu savusturacaklar!
Simdi karar vermeye çalisiyorlar, en ama en büyük tehlikenin ne olduguna! Cemaat mi? Erdogan mi? ABD mi? Yazik.
Bir de “sol zayif” demezler mi!
Buysa kaygi, deli gibi omuz verir insan, bir tugla da kendisi koyar.
Ama ne yapiyorlar?
Ruhlarini hangi güce satacaklarini tartisiyor ve vicdanlarini rahatsiz etmesin diye kimse dik durmasin, sermaye düzenine tavir almasin istiyorlar.
Sonra da çikip, “sol biziz” diyorlar ya, en güzeli bu!