Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat | Resimleri Göster


Cern'e Kısa Bir Bakış


Açıklama: CERN artık fiziğin Mekkesi!
Kategori: Röportaj-Söyleşi
Eklenme Tarihi: 01 Ekim 2013
Geçerli Tarih: 20 Nisan 2026, 01:02
Site: Görele Sol Platformu
URL: https://www.gorelesol.com/haber_detay.asp?haberID=15651


Cern'e Kisa Bir Bakis
Murat Naroglu yazdi

 

CERN, Türkçe karsiligi "Avrupa Nükleer Arastirma Merkezi" olan bir kisaltmayi ifade ediyor.

Ülke nüfusunun çok öyle ilgisini çeken bir konu olmasa da,Higgs bozonu deneylerinin yapildigi yer olarak son zamanlarda adindan sikça söz ettiren bir kurum burasi.

Teknik detaylarla sizi yormadan bir bakalim,"orada neler oluyor?"     

Onlarca ülkeden binlerce bilim insani,1954`te 12 ülkenin katilimiyla kurulan CERN`de çalismalar yürütüyorlar.

CERN, geride biraktigimiz yillarda oldukça önemli gelismeler sagladi ve günümüz fiziginin kalbinin attigi bir yer hâline geldi.

Isviçre-Fransa sinirinda,yerin 100 metre altinda 27 km`lik bir tünelde muazzam deneyler yapiliyor:

Atlas,Alice, CMS, LHCB…Evrenin ilk anlarindakine benzer bir ortamin olusturulabilme çabasi pek çok kisinin gözünü korkutmustu.

Einstein`in meshur formülü dogrultusunda kütle-enerji dönüsümleri gerçeklestirilir, parçaciklar saniyede 40 milyon defa çarpistirilirken,konuya uzak kisilerin yorumlarina sasirmamak gerek hâliyle.

Unutmayalim ki ülke insaninin egitim sistemine yolu düsmüs bireyinin bile fizikle,kimyayla arasindaki mesafe bir hayli yüksektir.

Liseyi bitirene kadar atoma dair bildiklerimiz kabaca söyle izah edilebilir: maddenin en küçük yapi tasi; merkezinde bir çekirdek,çekirdegin içinde proton ve nötron,etrafinda ise elektronlar.

Dalton,Rutherford ve Bohr isimlerini,sonra bu parçaciklarin kütleleri ve yüklerinin degerlerini duyanlarimiz da olmustur; ama fazlasi degil.

Bilim ise,son duragi olmayan bir otobüs gibi yola devam etti ve bizi kuark,lepton,mezon gibi yeni diyarlara götürdü.

Bugün,dogada var oldugu bilinen dört temel kuvvetten (yerçekimi,elektromanyetik kuvvet, zayif ve güçlü çekirdek kuvveti) üçünün aralarindaki baglantiyi ve yukarida bir bölümünü saydigimiz parçaciklarla olan etkilesimlerini "standart model" ile açikliyoruz.

2012 Temmuz ve 2013 Mart aylarinda gündemi isgal eden Higgs bozonu,bu modelin öngördügü yüksüz bir parçacik.

Henüz,"Evet,aradigimizi bulduk!" denilmese de çok yüksek olasilikla gözlemlenmis oldugu kabul ediliyor.

Bu durumda,çok önemli bir adim atilacak ve diger parçaciklarin neden kütle kazandiklari açiga kavusacak.

Teorik fizikçi Peter Ware Higgs'in soyadini tasiyan bozonun arastirildigi deney Atlas.

Su anda genel olarak yazilim ve donanim yenileme çalismalari yapiliyor,2015'te ise yeniden hareketlilik var.

CERN'e en çok mali katki saglayan ülkeler,ev sahipleri Isviçre ve Fransa'nin haricinde Almanya.

Söz konusu ciddi meblaglar olunca,devlet yönetimlerinin bu paralar karsiliginda ne üretildigi ile ciddi sekilde ilgilendigini görüyoruz.

Son tahlilde kazanca bakiliyor,yani henüz arzulanan bilim anlayisinin uzagindayiz.

Türkiye,ödedigi birkaç on milyon dolardan verim alamadigi gerekçesiyle 2012 yili içerisinde tam üyelikten çekilmisti.

CERN'de ciddi bir bilgi üretimi yapiliyor ve kâr temelli bir bakis açisi onarilmaz zararlar veriyor.

Bilim insanlarinin konusmalari,politikacilarin kürsülerden attiklari nutuklara benzemez; para,bir bilginin dogrulugu için kistas degildir.

Bilimsel yöntemlere uyulmasaydi,Higgs bozonunun varliginin kanitlandigi çoktan açiklanabilirdi; ama emin olmak için deneyler devam ediyor.

CERN'den uzak kalmak,egitimin,mühendisligin,arastirmanin,kurumsal bilim kültürünün ve daha pek çok seyin gelisiminde büyük gedikler açiyor; bunu görmek veya ona göre davranmak bazi yöneticiler için ne kadar da zor...        

Evreni ve insani anlama çabamizin çok uzun bir tarihi var; ama bunu toplumun genis kesimlerine yayma noktasinda hâlâ basarili degiliz.

Atom,proton,pozitron,kuark,bozon,vb…Doganin,bir avuç yagmacinin kâr hirsi altinda can çekismedigi; insanlarin, gençliklerini yasayamadan polis kursunlariyla vurulmadigi; çalisan siniflarin, kölelik zincirleri altinda kendilerini yitirmedigi bir dünyada,bu kavramlari günlük sohbetlerimizde daha fazla kullanmak dilegiyle…

Not: CERN'de,Atlas deneyinde çalisan Prof.Dr.Gökhan Ünel ile yapilan iki bölümlük röportaja asagidaki linkler üzerinden ulasabilirsiniz:

  1. Bölüm: http://tinyurl.com/nacjuwq

  2. Bölüm: http://tinyurl.com/p4sllun

Murat Naroglu - 27.09.2013 - Viyana

'CERN artik fizigin Mekkesi!' Prof.Dr.Gökhan Ünel'le CERN serüvenimizi konustuk…

Demokrat Haber / Isviçre
Röportaj: S. Murat Özten
Fotograflar: Özgül DedeFransizca “Conseil Européen pour la Recherche Nucléaire”, kisaca CERN, yani Avrupa Nükleer Arastirma Merkezi çogumuzun dikkatini Dan Brown’un romani “Melekler ve Seytanlar” ve son yillarda popüler adiyla “tanri parçacigi”, bilimsel adiyla “higgs” bozonunun izini süren deneyleriyle celbetti. Oysa CERN 1954’ten beri var ve Cenevre’de onlarca ülkeden binlerce bilim insaninin hummali arastirmalarina evsahipligi yapiyor.O, insanoglunun dogayi tanimaya dair bitmez tükenmez merakinin en çarpici simgelerinden biri. Biz de onu merak ettik ve yillardir CERN bünyesinde çalisan Prof. Dr. Gökhan Ünel’e merakimizi gidermesi için basvurduk.

Sag olsun bizi kirmadi. Onunla Cenevre Tren Gari’nin çikisinda Rue du Mont-Blanc’da bulustuk. Bir Cafe’de kahvelerimizi yudumlarken kendisine sorularimizi yönelttik.

Elektronlarin, protonlarin, nötronlarin, pozitronlarin, kuarklarin geçit resmi yaptigi sohbetimizde bize sabirla evrenin en küçük parçalarina sigan o kocaman dünyayi anlatti. Bir buçuk saatin sonunda higgs, karanlik madde, karanlik enerji ve daha birçok fizik fenomenini arkamizda birakip Cafe’yi terk ettigimizde Rue du Mont-Blanc’nin Cenevre Tren Gari’yla birlestigi yerde bulunan ve Ousmane Sow’un “sans papier” yani kimliksiz mülteciler için yaptigi heykel “L’Immigré karsimiza çikti.(...) Fizigin fantastik dünyasindan uzaklasip gündelik yasamin acimasizligina geri döndügümüzü anladik.

“CERN 1954 YILINDA 12 ÜLKENIN KATILIMIYLA KURULUYOR”

-Biz daha CERN’i gezemedik Sayin Ünel. Ama biliyoruz ki CERN’de gruplar halinde turistik ya da bilimsel geziler yapiliyor. Bize biraz CERN’den bahseder misiniz? Bu merkez hangi amaçlari karsilamak üzere kuruldu?

-Ikinci dünya savasi özellikle Avrupa açisindan çok kötü bir seydi. Avrupa ciddi bir yikima ugradi. Bu yikimin uzun vadeli olan bir baska yönü de neredeyse tüm bilim adamlarinin Amerika’ya kaçmis olmasiydi. Bence en büyük üç bes bilim adamindan biri olan Enrico Fermi de bunlardan biridir. Hem deneyde hem kuramsal olarak çalismalarda yer alip ilk insan yapimi nükleer reaktörü çalistirmis, benim parmak isirarak baktigim bir bilim insanidir. Karisi Yahudi diye Italya’dan Amerika’ya göç etmek zorunda kaliyor. Savas bitip de Avrupa bu kabustan uyaninca bakiyor ki hem her yer yikilmis, hem de bu yikilani tekrar yerine koyabilecek insanlar gitmis. O zaman diyorlar ki, biz öyle bir yer yapalim ki, öyle bir merkez kuralim ki, daha önce savasmis ülkeler bilim gibi ortak ve kismen zararsiz bir amaç etrafinda toplansin, hem de bu savas esnasinda Amerika ile olusmus müthis açikligi kapatsin. CERN bu düsüncelerle 1954 yilinda iki yillik bir çalismanin sonucunda 12 ülkenin katilimiyla kuruluyor.

CERN ARTIK FIZIGIN MEKKESI!

-Bu durumda CERN’i bilimin ya da fizigin Avrupa Birligi diye adlandirmak yanlis olmaz. CERN Amerika, Rusya, Çin ve Japonya’daki bilimsel çalismalara rakip mi?

-Böyle bir sey vardi, ama artik yok. CERN artik tartismasiz bir numara, fizigin Mekkesi!

Çünkü Amerika fisi çekti. CERN’de oldugu gibi Amerika’nin da diyelim en çok Güney Amerika’daki uluslarin katildigi bir bilimsel merkezi var. Fermi Hizlandirici Laboratuvar’i ya da resmi adiyla “National Accelerator Laboratory”. Orada da çok önemli arastirmalar yapildi, mesela top-kuark orada kesfedildi. Ama Amerika’da Obama’dan önce son iki dönem baskanlik koltugunda oturan ogul Bush bizlere gelecegi görememenin ne oldugunu ögretti ve fisi çekti.

-Gerekçesi neydi ogul Bush’un?

-Giderlerin fazla olmasi! Adam diyor ki ben ne kadar yatirim yapayim. 1990’li yillarin sonunda Teksas’ta CERN’den çok daha büyük bir yer yapmak söz konusu idi. Sonra kazildi filan, ama kongre çok fazla para gidiyor, kendimiz yapacagimiza CERN’e katilalim dedi. Bir süre sonra Fermi’nin fisi çekildi.

“NE KADAR KÖFTE,O KADAR EKMEK”

-Sizin de Amerika günleriniz var...

-Ben Amerika günlerimde “neutrino” arastirmalari yapiyordum. Kütlesi oldugundan süpheleniliyordu ama ispatlanamamisti. Zaman, para vs. derken Japonlar geldi bizi geçti. Bizdeki deyimle “ne kadar köfte, o kadar ekmek”. Yatirim yaparsaniz sonucunu görürsünüz, yapmazsaniz sonuç yok.

Rusya’ya gelelim. Rusya’da birçok merkez vardi, Sibirya’da, Moskova’nin kuzeyinde bir tane, güneyinde bir tane. Ama Sovyetler’in dagilmasiyla gelinen durum malum. Adam eger bilim adami olarak ayda 100 dolar para kazaniyorsa baska ülkelerde ögretmenlik yapmak daha cazip geliyor. Çin’e gelelim. Çin’de de bir tane deney var. Onlar sadece belli bir konuda ilerleyelim diyorlar. Yani B fizigi ile ilgililer. Baska da yapabilecek ülke yok zaten, kim kaldi?

-CERN’i kim finanse ediyor?

-AB ülkelerinin gayrisafi milli hasilalari oraninda katkilari oluyor. CERN’in toplam bütçesi 1,1 milyar Isviçre Frangi. En çok katkiyi Isviçre, Fransa ve Almanya yapiyor. Ev sahibi ülkeler olarak Isviçre ve Fransa’nin daha fazla katki sunmasi bekleniyor, çünkü kazaniyorlar da CERN’den.

-Biraz CERN’in yönetim mekanizmasindan bahsedebilir misiniz? Idari ve bilimsel yönetim mekanizmalari birbirinden ayri mi? Kararlari kim aliyor, deneyleri kim belirliyor?

-Idareden sorumlu bir konsey var. Her üye buraya bir bilim insani ve bir de siyaseten temsilciyle katiliyor. Yani üye ülke sayisi çarpi iki. Bu konseye bir genel müdür ataniyor. Bu genel müdür bilimsel konularda ve egitim alaninda iki yardimci belirliyor kendisine, CERN bu sekilde bir hiyerarsi ile idare ediliyor. Siz diyelim bir hizlandiricida bir görev yapmak istiyorsunuz. O hizlandiricinin bilimsel kurulu sizin deneyinizi dinleyip diger deneylerle karsilastiriyor. Fizik potansiyeli en yüksek olan kimse, ona demet zamani gidiyor. Bizim yüklü parçacik demetimiz sinirli sayida, günde de sinirli sayida saat var. Dolayisiyla kim önüne deney kuracak, bu epey bir yaris konusu.

-Öyle anlasiliyor ki CERN’de bir ya da birkaç ülke dominant degil. Üyelerin idari ve bilimsel olarak esit haklari var.

-Öyle diyebiliriz.

“CERN’IN REKLAMINI O KÖTÜ YAZAR, DAN BROWN YAPTI”

-CERN bir hayli popüler. Bu popülarite kendi kendine mi olustu, yoksa...

-CERN’in halkla iliskileri var, ama en büyük reklami o kötü yazar Dan Brown yapti. Kötü diyorum, çünkü keske yazdigi kitabi (Angels and Demons / Melekler ve Seytanlar) bilim adina önce okutup kontrol ettirseydi. Bir takim seyler çok yanlis kitapta.

“PARALARININ BOSA HARCANMADIGINI GÖRMELERI LAZIM”

-Her bir kitabinda böylesine özensiz Dan Brown.

-Olabilir... CERN’in gazetecilerle iliskileri var. Bu merkezin neden önemli olduguna dair açiklamalar ve evraklar hazirlanip gazetecilere sunuluyor. PR’in önemli oldugunu fark eden insanlar var. Amaçlardan birisi ülkelerarasi barisi koruyarak yeni bilim insanlari yetistirmek. Bunun disinda bu isler insanlarin vergileriyle dönüyor. Insanlarin paralarinin bosa harcanmadigini görmeleri lazim. Böyle bir tehlike oldugunu düsünüyorum. Bir yil kadar önce Avusturya istifa etmeye kalkti, Avrupa ayaga kalkti. Yanlis bilgilendirmelerin isgüzar bir politikacinin attigi bir tas oldugu ortaya çikarildi sonuçta. Bu geriye çevrildi.

-Açikçasi bu popülaritenin kolay kolay yok edilebilecegini sanmiyorum.

-Popülaritesinin nedeni belki de saçmalamiyor olmasidir. CERN’den bir sey söyleniyorsa bu bin defa süzgeçten geçmistir. Bu böyledir deniyorsa, o öyledir. Ama devlet adamlari ve politikacilar böyle davranmiyorlar.

“BIZ BOGAZIÇI’NDE SAAT 5’'TE KÜTÜPHANEDEN KOVULURKEN”

-Bir bilim insani nasil is buluyor CERN’de? Kendi örneginizden yola çikabilir misiniz?

-Ben ortaokul ve liseyi Saint Joseph Lisesi’nde okudum. Bogaziçi Üniversitesi’ne basladigimda CERN’den haberim yoktu. (...) Teorik fizik ve hesaplamalarla ilgileniyordum. Lisansi bitirdigimde birlikte çalistigim Metin Arik yanima geldi ve “Esimin CERN diye bir yerde bir deneyi var, Fransizca bilen birinin ona yardim etmesi lazim. Gel seni üç haftaligina oraya gönderelim” dedi. Ben de tam o zamanlar yeni master dereceme baslamistim. Kabul ettim ve üç haftaligina CERN’e geldim. Çalisma ortami çok hosuma gitti. Türkiye’de bu ortamlar daha sikintili. Sene 93, yirmi yil önce. Biz Bogaziçi’nde saat 5’te kütüphaneden kovulurken burada kütüphane 24 saat açikti. Al istedigin kitabi, bir kagidin üzerine adini yaz, ben bu kitabi aliyorum de, geç git. Oooo.. Harika bir seydi bu. Ideal çalisma ortamiydi benim için. Internet o zaman emekleme çagindaydi, ama üniversitenin baglantisi vardi. Bugün saka gibi gelen sayilarla, bir byte ile makale indirmeye çalisirken, burada internetin en hizlisi elimin altindaydi. Türkiye’de çalisamiyorum belli ki, ben buraya geleyim dedim. 98’de doktorami alinca tek bir yere basvurdum, buraya gelmek için... Insanlar ‘bosuna ugrasma olmaz’ derken nasil oldu bilmiyorum. Serde çilginlik varmis demek ki...

-Bastan beri öyle bir enerji veriyorsunuz. Bu meslegi severek yapiyorsunuz.

-Bu meslek baska türlü yapilamaz ki... CERN’in girisinde kimlik kontrol edip araçlara kapi açip kapayan insanlarin sizden daha fazla maas aldigini biliyorsaniz sayet... Siz günün onalti onyedi saati çalisirken, bunu para için yapmaniz söz konusu olamaz. Bunun yerine gidin kapida kimlik kontrol edin daha fazla para kazanirsiniz.

-Hangi görevi üstleniyorsunuz, kaç saat çalisiyorsunuz, neler yapiyorsunuz CERN’de?

-Demin dedigim gibi, su anda burada deneyler durmus durumda, bir takim yenilemeler söz konusu. Bunlardan biri de yazilim alaninda. Bu deney aletinin dedektörünü bir fotograf makinasina benzetecek olursak, bu bir göz, bütün olani biteni görüyor. Fakat bilgilerin gözden beyine iletilmesi gerekiyor ki beyin bunlari degerlendirebilsin. Burada beyin de bizim bilgisayar merkezi. Burada bilgileri oradan oraya tasiyan bir iletisim merkezi olmali. Su anda benim üzerinde çalistigim konu tetikleme ve veri toplama sistemi.

-Bu ne anlama geliyor?

-Çarpismalar oluyor, saniyede 40 milyon... Fakat bizim yazabilecegimiz veri miktari sinirli, çünkü teknolojimiz sinirli. Dolayisiyla bunun girislerini seçmeliyim. Buna “tetikleme sistemi” deniyor. En ilginçleri deney alanlarindaki bilgisayarlardan seçildikten sonra bunlarin seçile seçile, elene elene, ilginç olmayanlari atila atila gidip teybe kaydedilmesi lazim. Su anda bu isin yenilenmesi ile ilgili çalisiyorum.

Ayrica ögrencilerimle birlikte 2012’de toplanan verilerin degerlendirilmesinde çalisiyorum. Bu baska bir is. Türkiye’de bir takim projelerin pesinden kosuyorum, o da baska bir is.

-Hangisi sizin için daha heyecan verici?

-Veri analizi tabii ki... Ama herkes veri analizi pesinden kosup yazilimla veya donanimla ugrasmazsa o verileri analiz edecegimiz bir deneyimiz de olamaz. O yüzden biraz ondan biraz ondan yapmak lazim. Hep baklava yemek olmuyor.

“BASBAKAN’A BIR MEKTUP YAZDIK”

-Uzun süre Türkiye’nin CERN’e üye olmasina dair haberler okuduk. Sonra gözlemci statüsünde karar kilindi, üye olunmadi. Türkiye CERN’e üye olmali mi? Üyelik ne kazandirir Türkiye’ye?

-Biz bilim insanlari tam üye olmayi beklerken, Türkiye’nin tam üye olmaktan vazgeçip benim yedek kulübesi dedigim yeri tercih etmesi bizim için kötü bir sürpriz oldu. Kirk elli kisi oturduk ve bu konuda Basbakan’a bir mektup yazdik, belki görmüssünüzdür. Doktor, yardimci doçent, doçent, profesör olan kirk elli kisi bu yapilanin yanlis oldugu, bu karardan dönülmesi gerektigini belirten bir mektup yazdik. Buna cevabi dolayli yoldan Bilim Teknoloji ve Sanayi Bakani verdi. Dedi ki, CERN’de her sey hazir, bütün müteahhitlik isleri bitmis, bize bir sey kalmamis. Tam üye olup 40 milyon vermektense bu sekilde yedek oynayalim, 4 milyon verelim, ileride de tam üyelige basvurmak için hakkimizi sakli tutarak...

Belki önce tam üyelikle benim “yedek kulübesi” dedigim asossiye üyeligin farkindan bahsetmek yararli olur. Tam üye oldugunuz zaman karar mekanizmasinda yeriniz oluyor. Teknoloji transferinde öncelikli ülke oluyorsunuz. Egitim programlarindan yaz ögrencilerinden tutun da, ortaokul, lisedeki fizik ögretmenlerinin egitimine kadar öncelikli rolünüz oluyor. CERN’in yillik bütçesinin 1,1 milyar dolar oldugunu söylemistim. Bunun yarisi personel giderleridir, yarisi da arastirmalara harcanir. Bundan kasit hizlandirici yapilir, dedektör yapilir, bilgisayar alinir. Dolayisiyla bunlarin alimi için ihale olur. Tabii bu ihalelerde de üye ülkelerin sirketlerinin önceligi vardir. Bir sey alinacaksa bunun üye ülkelerde olmadigi ya da kötü oldugu ispatlanmak zorundadir ki bunu gidip baska bir ülkeden alsin. Assosie üyelikte tabii böyle seyler yok. Üst sinirda ülkeler var, eger dünyanin iyi ekonomisi olan ülkelerindenseniz, üretiminiz üst teknoloji ile oluyorsa bundan korkunuzun olmamasi gerekir. Ben tuvalet kagidi degil, ürettigim yüksek teknolojiyi satarim demem lazim. Türkiye bunu tercih etmedi, dedi ki 40 milyon yerine 4 milyon veririm. O zaman da CERN dedi ki -gerçi hos bu da imzalanmadi, nerede tikandigina dair bir fikrim var ama söylemeyecegim. Çünkü is kurumlarda degil insanlarda tikaniyor- Konudan konuya atliyorum, çünkü bu benim kafami uzun süredir mesgul eden bir konu...

Ayni kurumun basina birini koyuyorsunuz, o kurum ögrencileri destekliyor, burada üyelik için basvuruyor, kitapçiklar yayinliyor, okullar düzenliyor, sözler veriyor, insanlari getiriyor, götürüyor, son derece faal yani. Sonra siz o kisiyi vazifesinden aliyorsunuz, su veya bu sebepten istifa etmesine sebep oluyorsunuz, bambaska bir adam geliyor, o diyor ki, siz simdiye kadar ögrencilere çok para verdiniz, ben bunun yarisini kesiyorum. Neden yarisini da %20’sini veya %70’ini degil. Neden? Çünkü cani öyle istedi. Maalesef Türkiye’de kurumlar kurallarla, kanunlarla degil, insanlarin keyiflerine göre yönetiliyor. Bu beni delirtiyor, bu beni gerçekten delirtiyor! Kurumun basina iyi niyetli biri geliyor, kurum yildiz gibi parliyor. Kurumun basina hiçbir seyden anlamayan biri geliyor, kurum da bütün o yapilan güzel isler de berbat oluyor, batiyor!

“DUVARA KOSUYORUZ SU ANDA”

-Sanirim bu isleyis Isviçre’den, yani her uygulamanin halkin onayindan geçtigi bir ülkeden bakilinca insani daha da rahatsiz ediyor.

-Tekrar Türkiye’nin sadece 4 milyon vererek asossiye üye olmasi meselesine dönersek... Bu sunu getiriyor, Türk firmalarinin CERN’de tabii ki bir hakki olacak, ama alacaklari toplam ihale 4 milyonla sinirli olacak. Eger tam üye olsaydik, tamam belki cebimizden 40 milyon çikacakti, ama o yapilanin bize getirecegi sey sinirsiz is alabilme olacakti. Eger siz diyorsaniz ülkeyi söyle büyüttük, böyle gelistik, elimizde Vestel var vs., bu sirketlere Avrupa’da biraz sans tanimak lazim, bu arenada kendilerini göstermeleri için... CERN’e üye olmak Türkiye’nin ‘ben birinci sinif ülkeyim, ben bilime su kadar para yatiriyorum diyerek kendi kendine söz vermesi anlamina geliyordu. Türkiye bundan kaçti, bu bence çok kötü, felaket! Duvara kosuyoruz su anda!

“BIR TAKIM MÜHENDISLIK ÇIZIMLERI KAPALI TÜRKLERE”

-Türkiye’nin tam üyelik durumunda ihale almak falan disinda, Türkiye’deki üniversiteler açisinda daha fazla kazanacagi seyler yok mu?

-Türkiye’deki üniversitelerin CERN’e üyelikten kazanacagi seyler; egitim, arastirma, bir takim toplantilara ev sahibi olmak olacak. Ayrica teknoloji transferinin sadece sirketlere yarayacagini düsünmemek lazim, tabii ki bilim insanlarina da yarayacak. Türkiye’de olmayan bir takim teknolojiler, mesela elektromiknatis üretme bilgisi aktarilacak. Türkiye CERN’e üye olmadigi için bir takim alet ve yapilarin mühendislik çizimleri kapali Türklere. Üyeligin getirisi bunlardan yararlanabilme imkani olacak.

“VERI TABANLARINDA TÜRKIYE YOKTU, ATINA DIYE KAYDETTI ADAMLAR”

Türkiye’de birçok eksiklik var, bunlardan bir tanesi doktora sonrasi arastirma sorunu. Ben doktora sonrasi buraya geldim. Iki yil arastirmadan sonra Amerika’ya gittim. Ama bu gerçekten bir mucize idi. CERN sisteminin buna alisik olmadigini söyle gördüm; beni kaydedemediler, çünkü veri tabanlarinda Türkiye yoktu. Atina diye kaydetti adamlar. Üniversitelere böyle bir faydasi olacak Türkiye'nin CERN üyeliginin. Yani doktorasini alan adami buraya yollamak veya burada doktora yaptirmak olacakti... Bunu büyük ihtimalle kaçiriyoruz.IKINCI BÖLÜM: 'Hala silahtan daha ucuz bilim yapmak!'

'Hala silahtan daha ucuz bilim yapmak!'Prof. Dr. Gökhan Ünel’le CERN ve fizik üzerine…

18 Temmuz 2013 Persembe 00:12  

 

Demokrat Haber / Isviçre
Röportaj: S. Murat Özten
Fotograflar: Özgül Dede

Söylesinin 1. Bölümü:
'CERN artik fizigin Mekkesi!'----------------------------------------------------------CERN bünyesinde çalisan Prof. Dr. Gökhan Ünel’le söylesimizin 2. Bölümünde fizikten girip Gezi Parki Eylemleri’ne kadar geldik…

“GEZI EYLEMLERINDEKI GENÇLERE SAYGI VE TAKDIRLE YAKLASIYORUM”

-Takdir edersiniz ki çogunluk için anlasilmasi zor bir alanda çalisiyorsunuz. Bu nedenle en bastan alalim isterseniz. Fizik nedir?

-Dogayi anlamaya çalismak... Fizik doganin bilimidir aslinda.

-Dogayi nasil anlamaya çalisiyorsunuz?

-Bu konuda ortalikta dolasan birkaç paradigma var. Bu paradigmalarin biri doganin karmasik bir sey oldugunu kabul edip o karmasikligi her yönüyle anlamaya çalismak, bir digeri de karmasik bir seyle karsilastigimizda onu parçalara bölmek ve o parçalarin ne oldugunu anlamaya çalismak. Devaminda da o parçaciklarin birbiriyle nasil etkilestigini anlamaya çalismak.

-Sanirim parçacik fizigine giris yapiyoruz.

-Dogru tahmin ettiniz... Örnegin iki kisi yemekteyiz. Bu yemegi neden yapmislar? Içinde sebze var, makarna var, bir takim baharatlar var. Bu yemegi gördügüm, karsilastigim, deneyimini yasadigim bütün parçalara ayirdim. Sonra ne bu, baharat? Tatli mi, tuzlu mu, aci mi? Bu sebzenin yaninda hangi baharat iyi gider? Yani parçalarin birbiri ile etkilesmesi... Bu, gözledigimiz tabiati parçalara ayirip bu parçalarin da birbiri ile nasil etkilestigini inceleyen bilim dali parçacik fizigidir.

-Ne zaman basladik bu sorulari sormaya?

-Çok eski günlerde. Önce evrende katilarin sivilarin gazlarin oldugunu fark ettik. Sonra malum Mendelyev diye bir adam çikti. Bizim periyodik tablo dedigimiz, Türkçesi özlerin yinelemeli dizilimi olan tabloyu olusturdu. Kimyasal elementleri ortaya çikardi. Baska çalismalar sonucunda bizim bu kimyasal element dedigimiz seylerin aslinda atomlar oldugunu anladik. Ve devaminda baska seyleri... Örnegin ‘su’ dedigimiz seyin H2O oldugunu, yani iki hidrojen, bir oksijen atomundan olustugunu. Sonra atom denen seyin aslinda ne oldugunu merak ettik. Bundan da ortaya çikti ki atom dedigimiz sey bir çekirdegin etrafinda dolasan elektron bulutundan ibaretmis. Yani elektronu da fark ettik. 1887 idi galiba, elektronun yükünü, kütlesini vs. ölçmeye basladik. Çekirdegin ne oldugunu anlamaya çalisirken içindeki protonlari ve nötronlari kesfettik. Farkli atomlari, farkli elementleri olusturan seylerin farkli proton sayilari oldugunu kesfettik. Örnegin demiri oksijenden ayiran sey çekirdeginde daha fazla proton olmasi. Merakimiz bitmedi ve yeni sorular sormaya devam ettik. Proton nedir, nötron nedir, bunlarin içinde neler var? Bunlari anlamaya çalisirken yavas yavas nükleer fizikten yüksek enerji fizigine geçis yaptik?

-Neden yüksek enerji fizigi?

-Çünkü bunlar anahtari olmayan kapali kutular gibidir, ancak kirarak açabilirsiniz. Bunu kirmanin da yüksek enerjiden baska yolu yok. Her seferinde de zorlasiyor. Sonuçta ortaya çikti ki bu proton, nötron dedigimiz seyler kuark adi verilen baska seylerden olusuyor. O zaman dedik ki elimizde protonlar var, nötronlar var, quarklar var, tabiat bunlardan mi olustu? Cevabi hayir çikti. Çünkü baska bazi basit deneyler yapildi. Mesela digital fotograf makinalari çikmadan önce gümüs nitrat kullanilan eski filmli fotograf makinalari vardi. Eger siz fotograf filmini bir uçan balona baglayip atmosferin üst tabakalarina dogru gönderirseniz, geriye alip filmi banyo yaptiginizda görüyorsunuz ki üzerinde bazi desenler olusmus.

-Nedir bunlar?

-Uzaydan gelen kozmik enerji parçaciklarinin bu filmle etkilesimleri sonucu olusturduklari izler. Veya günese bakip da nasil isledigini arastirirken gördük ki baska parçaciklar da varmis. Ve bu parçaciklarin nasil etkilestigini de bir takim kuramlar ve teoremlerle açiklamak gerekti. Bunu basaran arkadaslar olusturduklari modele “standart model” adini verdiler.

-Neyi ne kadar açiklayabiliyor standart model?

-Standart model simdiye kadar evrende gözledigimiz dört temel kuvvetten üçünü var olan bütün gözlemleri de içine alacak sekilde açiklamayi basariyor.

-Nedir bu dört temel kuvvet?

-Birincisi yerçekimi. Ancak yerçekiminin biz parçacik fizikçileri için çok önemi yok, çünkü bizim ugrastigimiz proton gibi, elektron gibi cisimler neredeyse kütlesiz ve dolayisiyla yerçekiminden etkilenmiyorlar. Geriye kalan üç kuvvet ise elektromanyetizma, zayif nükleer kuvvet ve güçlü nükleer kuvvet. Standart model bu birbirinden bagimsiz gibi görünen üç ayri kurami bir araya getirdi ve az önce bahsini ettigim parçaciklarla nasil etkilestigini ortaya koydu.

-Hafizam beni yaniltmiyorsa standart modelin birkaç versiyonunun oldugunu okumustum bir yerlerde...

-Standart modelin bir tek sürümü var. Deminki düsünce zincirini bitirince ona gelecegim. Standart modelin kuram olarak simdiye kadar olan deneyleri açikladigini söylemistim. Ancak birtakim yeni parametrelere ve bazi yeni varsayimlara da ihtiyaç vardi bu modelin tamamlanabilmesi için. Bu yeni parçacigi birkaç fizikçi ayni anda öne sürseler de parçacik makaleyi tek basina yazmis olan kisinin adini, yani Peter Higgs’in adini aldi.

-Çok ilginç. Yani aslinda Higgs bozonunun hikayesinde varligi zaten gözlemlenen bir parçacik isimlendirilmiyor, aksine varligi sezilen bir parçaciga bir ad veriliyor ve onun izi mi sürülüyor?

-Evet. Higgs bu modelin bir öngörüsü. Standart modelin düz bir sekilde çalistigini kabul edersek Higgs parçaciginin da olmasi lazim. Varsa onu arayip bulabilmem ve o zaman standart modele “ha, bu dogruymus” diyebilmem lazim.

-Ya bulunamasaydi, ya da Higgs’in varligini dogrulayan hiçbir deneysel sonuca ulasilamasaydi?

-O zaman standart modeli tamamlamak için kuramsal açidan kafamizi kasimaya devam eder, yeni bir sey üretmeye çalisirdik.

-Biraz geriye sararsak, nasil bir parçacigin varligini öngörüyor standart model?

-Bu parçacigin yüksüz olmasi gerektigini söylüyor. Kütlesinin belli bir degerden küçük olmasi gerektigini söylüyor. Örnegin kuantum mekaniksel bir özellik olan spin (dönüs)’inin sifir olmasi gerektigini söylüyor. Gözlemledigimiz parçacik hakkinda bir takim incelemelerde bulunduk. Henüz yeterince parça üretemedik, ürettiklerimizi yeterince inceleyemedik. Dolayisiyla daha yapilacak is var. Ama gördük ki ürettigimiz sey yüksüz ve spini (dönüsü) sifir. Önümüzdeki soru su: Bu buldugumuz sey standart modelin Higgs’ine benziyor, ama gerçekten o mudur? Bunu su anda yüzde yüz kesinlikle söyleyebilecek durumda degiliz.

-Hala mi?!

-Hala!

-Ama 14 Mart’ta Higgs’in bulunduguna kanaat getirildigi açiklanmisti CERN tarafindan. Daha önceden de Higgs’in varligina dair güçlü deneysel veriler elde edildigi açiklandigi için, bu 14 Mart’taki açiklamayi Higgs’in varliginin kesinlestigi seklinde algilamistik biz. Ne oldugunu pek anlamasak da bayagi sevinmistik sonunda Higgs bulundu diye!

-Hayir kesin sonuca ulasamadik daha. Az önce standart modelin baska versiyonlari oldugunu okudugunuzu söylemistiniz. Açikladigim standart modelin disinda da higssvari parçaciklar öneren modeller var. Ya benim gördügüm parçacik standart modelin öngördügü degil de felankes modelin öngördügü parçaciksa? Standart model diyor ki, eger bu gördügünüz benim öngördügüm parçaciksa onun bu kanalda böyle bir oranda bozulmasi gerekiyor. Örnegin iki fotona su oranda bozulmali, iki kuarka bu oranda bozulmali, iki z parçacigina bu oranda bozulmali. Bu oranlar standart modele göre virgülden sonra bilmem kaçinci haneye göre hesaplanabilir. Tamam hesaplanabilir de benim onlarin hepsini ölçüp virgülden sonra bilmem kaçinci haneyi test edecek kadar veri yok elimde. Dolayisiyla evet standart model Higgsine benziyor ama o mu, bunu kesin olarak söyleyebilmek için daha vakit var. Bunlar çok uzun soluklu isler.

-Daha ne kadar beklemek gerekiyor bunun için?

-Bir kanalda bir gözlem yapildi ve birkaç kanalda bunu destekleyen veriler elde edildi. Fakat ben her kanalda ayni seyi ayni kütlede ve beklenen dallanma oranlarinda (bu teknik bir deyim, yüzde kaç neye bozundugunu ifade eden bir deyim), dogru dallanma oranlarinda bozundugunu ölçmeliyim ki bu standart modelin Higgsi diyeyim. Mesela baska ne olabilir bu, belki süper simetri var ve ben onun Higgsini görüyorum. Bu böyleyse evet, ben onu baska kanallarda da görecegim. Ama mesela iki fotona gitme ile iki ....’ya gitme orani farkli olacak. Bunu ölçmeliyim ki farkini göreyim. Dolayisiyla bunun için yeterli veri yok elimizde. Baska ölçümlere ihtiyaç var.

-Diyelim ki Higgs’in varligi kesinlesti... Bu enerjiye kütle kazandirilabilecegi anlamina gelir mi? Insanlar bunu yapabilirler mi?

-Einstein e=mc2 formülü ile bunu zaten söylemisti. Enerji ile kütle ayni sey. Biz de parçacik hizlandiricilarinda bunu yapiyoruz. Kütleyi enerjiye, enerjiyi kütleye dönüstürüyoruz zaten.

-Demek ki pot kirdim.

-Bu tamam. Higgs’in varligi bize sunu söyleyecek; gözlemledigim atom alti parçaciklarin neden kütleli oldugunu anlayacagim bir, ikincisi de birbirine çok benzeyen (elektrozayif) kuvvetin, kuvvet tasiyicisi olan parçaciklarin, yani fotonun ve z parçaciginin neden biri kütleli biri kütlesiz bunu anlayacagim. Tabiatta yaptigim gözlemleri daha iyi anlayip açiklayacagim. Higgs bu ise yariyor. Yani iki ise yariyor: birincisi temel yapi taslarinin, flektonlarin, kuarklarin nasil kütle kazandigini açikliyor, ikincisi kuvvet tasiyicilarin neden bazilarinin kütleli, bazilarinin kütlesiz olduguna açiklik getiriyor. Higgs bu yüzden iyi bir sey ve bir tasla iki kus vuruyor. Bunlari yapan baska modeller de var, Higgs tek model degil, ama bir tasla iki kus vurdugu için daha ekonomik bir model. Iki tasla iki kus vuran modeller o kadar iyi degil.

-Sonuca ulasilirsa ne kazanacagiz Higgs’in varliginin kanitlanmasindan. Yani nasil kullanacagiz bu bilgiyi. Yeni icatlar, yeni teknolojiler... Evrenin tarihini açiklamak disinda bize getirisi ne olacak?

-Falcilik zor zanaat.

-Bir tahmininiz yok mu? Mesela elektrik bulundu, ardindan ona bagli bir dizi icat geldi...

-Tamam çok güzel... 1887’de C.C. Thomson elektronun kütlesinin yüküne olan oranini ölçtü. Adam bunu yaptiginda ses kayit cihazini, televizyonu falan görebilir miydi? Yil 1887. Sokakta at arabalarinin gezdigi bir dönemden bahsediyoruz. Simdi de ben bilmiyorum bu ne isime yarayacak.

-Higss’in izini süren deney neden Atlas deneyi olarak adlandirildi? Sadece meraktan soruyorum.

-Hos olsun diye. Genelde deney isimleri bir seyler çagristirsin, birazcik da duyani eglendirsin diye seçiliyor bence. Atlas güzel bir isim. Bir de Alice deneyimiz var mesela. “Alice in wonderland” gibi. Sonra CMS diye, compact muon solenoid diye, bana sorarsaniz sikici bir isim var.

-O da mi Higgs’in izini sürüyor?

-Bu büyük hadron çarpistiricisi üzerinde dört deney var, dört çok büyük deney. Iki tanesi çok büyük, ikisi ise sadece büyük. Atlas ve CMS birbirine rakip kardesler, ayni konulari arastiriyorlar. Neden ayni konuda iki deney yapiliyor diye sorarsaniz, cevabi bilimsel yöntem. Bilimsel yöntem diyor ki ben bagimsiz sartlarda ayni seyi test edebilmeliyim. Bilimsel yöntemi kullaniyorsak bir deneyin mutlaka ölçülen digerinin saglamasini yapmasi lazim. Yani Atlas ve CMS birbirlerinin saglamasini yapan iki ayri deney. Atlas Higgsi buldu, CMS bulamadiysa, bu Higgs bulunamadi demektir. Ikisinin de dogrulamasi lazim. Alice ise agir iyonlar çarpistigi zaman bunlardan kuark ion plasma adi verilen ve evrenin ilk anlarinda oldugunu varsaydigimiz bir durum olusturulabilir mi, olusturulabilirse bunlarin özelligi nedir, bunu incelemeye çalisiyor. Dördüncü deney LHCB. O da özellikle B kuarklarinin özellikleriyle ilgileniyor. Onlarin da amaci su: Biliyoruz ki evrende madde ve anti-madde var. Bunlar biraraya geldiginde birbirlerini yok ediyorlar. Hesaplara göre evrenin basinda enerji vardiysa o zaman esit miktarda anti-madde de olmaliydi. Fakat bugün kafamizi nereye çevirsek her sey madde. O zaman bu anti madde nereye kayboldu sorusunun cevabini bulmaya çalisiyor bu deney. Çünkü bir simetri olmali ki arasinda anti madde ortadan kaybolsun ve geriye sadece madde kalsin. B kuark bu arastirmayi yapabilecegimiz en agir kuark.

-Notlarimin arasinda bir deney daha var; LHÇF. Ondan bahsetmediniz..?

-Çünkü çok çok küçük bir deney. F sanirim “forward”dan geliyor. Atlas’in ön tarafinda demet yönünde parçaciklarin ölçümüyle alakali çok çok küçük bir deney. Ne yaptigiyla çok ilgilenmedim. Bu soruya cevap vermek için dogru kisi degilim.

-Hadron çarpistiricisinin dogaya zarar verdigi endisesini tasiyanlar var. Bu endisenin haklilik payi var mi?

-Hayir.

-Ama parçaciklarin günes merkezindeki enerjinin yüzbin kati bir enerjiyle çarpistirildigi söyleniyor. Bu güçlü bir radyasyon salinimina yol açmaz mi?

-Arkadasimin evinde görüp okudugum bir kitaptan bahsetmek istiyorum. “Bilim Tarihindeki Bes Büyük Tartisma” mi, öyle bir sey, internette vardir. Bu tartismalardan bir tanesi dünyanin yasi ile ilgili. Lord Kelvin adinda bir adam var. Kelvin zamaninin çok çok basarili fizikçilerinden ve dünyanin kendi basina var olamayacagini, olsa olsa günesten kopmus olabilecegini öne sürüyor. Dünya soguya soguya su anki sicakligina gelmis olsa, yasi da su kadar olur diye hesaplamalar yapiyor. Ama karsisina paleontologlar çikiyor ve diyorlar ki “biz fosillere baktik, senin dedigin bu yas olamaz, bu az”. Bizimkisinin geçmisten gelen çok büyük bir özgüveni var. Onlara “siz saçmaliyorsunuz, geçin bunlari!” diyor. Bu 1800’lerin sonuna dogru oluyor. 1900’lerin basinda genç bir yeni Zelandali ortaya çikiyor: Ernest Rutherford. Bu atom çekirdeginin içinde ne var diye bakip atom çekirdegini anlamamizi saglayan adam. Bu adam simdi çok asina oldugumuz bir seyi kesfediyor, yani radyasyonu. Ortaya çikiyor ki, her iki taraf da hakli, Kelvin de Paleontologlar da. Ama Kelvin’in unuttugu bir sey var, o da dünya tam sogumus degil ve çekirdegi zaten radyoaktif. Orasi radyoaktif oldugu için orada bazi elementler var, etkilesiyorlar. Bunlar disariya isi yayiyorlar. Dolayisiyla sadece günesten kopmus bir kaya parçasi degil, kendisi de enerji üretebilen bir kaya parçasi. Dolayisiyla Kelvin radyoaktiviteyi bilmedigi için hesabi eksik.

Bütün bu hikayeyi su yüzden anlattim, dünyanin kendi içinden gelen dogal bir radyoaktivite var zaten. Buna ilaveten uzaydan gelen kozmik isinlarin getirdigi bir radyoaktivite de var. Uçaga binip gezdiginizde, ne bileyim yolcu uçaklarinda pilotluk yaptiginizda yerde duran insandan daha fazla radyasyon aliyorsunuz. Dolayisiyla önemli olan radyasyon almak degil, ne kadar aldiginiz, bunun miktari.

Simdi gelelim deneyimizde günes merkezindeki enerjiden kat kat fazlasinin var olmasi meselesine. Tamam bunlarin hepsi dogru. Tamam günesin merkezindeki enerjiden daha fazlasini yaratmis olabilirim, ama bunu nereye koydum, bu önemli. Küçücük bir yere koyduysam, o zaman küçücük bir alanda bunu yapinca, bunun ortaya çikaracagi radyasyonu soguracak kadar enerjim var. Radyasyonu tabiata zarar verecek sekilde etrafa saçmiyorum. Kursundan kafesim var, blokum var, gereken tedbirleri aliyorum. Bir de bu radyasyon bugün varsa yarin yok. Yari ömür diye bir sey var, kendi kendine yok olan bir sey bu. Sonuç olarak tabiata zarar veriyor muyuz, hayir vermiyoruz.

“HALA SILAHTAN DAHA UCUZ BILIM YAPMAK!”

-Kabul, bu konuyu geçelim o zaman. Diyelim ki Higgs’in varligini ispatladiniz. Ne yapacaksiniz Hadron Çarpistiricisini. Bu pahali makinayi sonra çöpe mi göndereceksiniz? Milyarlarca dolarlik bir maliyetten bahsediliyor sonuçta...

-Harika bir soru! Evet oyuncagimiz pahali ama uçak gemisinden ucuz, hala silahtan daha ucuz bilim yapmak! Neyse su anda tatildeyiz. Dedektörümüzü yenileyecegiz, hizlandiricimizi yenileyecegiz, yazilimlarimizi yenileyecegiz. 2015’te tekrar çalismaya baslayacak. Bunlar çok uzun soluklu isler. Tekrar, daha yüksek enerji ile veri toplamaya devam edecegiz. Bunu hepimiz dört gözle bekliyoruz. Bu is ne kadar sürecek peki? En az 15 sene yükseltilmis enerjisi ile büyük hadron çarpistiricisini kullanmayi bekliyoruz. Diyelim ki aradan 20 sene geçti ve bu aletle yapabilecegimiz her arastirmayi yaptik. Sonrasi için birkaç fikir var. Mesela bir fikir diyor ki bu halka, daire seklinde. O zaman yanina dogrusal bir hizlandirici koyup elektronlari hizlandiralim, elektronlarla protonlari çarpistiralim, böyle deneyler yapalim. Bir baska düsünce diyor ki bu tünelde yeterince yer var, buna iki halka daha ekleyelim, elektronlari ve elektronlarin anti-parçacigi olan pozitronlari çevirelim. Elektron-proton ve pozitron-proton çarpismalari yapip baska bir fizik yapabiliriz. Diyelim bunlari yaptik, bunlar da bizi bir 40 sene idare etti. Bunlar yeni hizlandirici ve algiçlar gerektiren yeni deneyler. Biz emekli olup gitmis olacagiz. Gençler yapacak bunlari, biz sadece fikir üretiyoruz, ön çalismalarini yapiyoruz bunlarin.

-Higgs’ten sonra sirada hangi deneyler var?

-Planlanan “Hadron elektron çarpistiricisi” diye bir sey söz konusu. Ben de bu çalisma grubunun içerisindeyim. Bundan sonra ne deneyler yapilabilecegine dair birkaç yüz sayfalik bir rapor bitirdik yakin zamanda. Belki tünelin içindeki miknatislar veyahut enerji sistemi degil, en degerli varligimiz tünelin kendisi. Çünkü tünel kazmak zor. Ayni tünelde Büyük Hadron Çarpistiricisi’ndan önce bir baska hizlandirici vardi; büyük elektron-pozitron çarpistiricisi. Arada da baska deneyler, ölçümler yapildi. Tünelde gerçeklestirilebilecek birçok ilginç fikir insanlarin aklina zamanla gelecektir.

Hangi boyutlarda bu çarpistirici alet, nerede duruyor?

-Ortalama yerin 100 metre altinda. 5 veya 7 derece egimle duruyor, düz durmuyor yani. Çünkü kayaya oturmak zorunda. Bir tarafi seksen metreyse diger tarafi 100 metredir yaklasik. Çevresi de yaklasik 27 km. Fiyatina gelince... Kabaca ortalikta dillendirilen 10 milyar dolarin içinde CERN’deki bütün hizlandiricilarin maliyeti var. Büyük Hadron Çarpistiricisinin (LCD) maliyeti tek basina o kadar yüksek degil. Çalisanlar, deneyler, her sey dahil çünkü. Tüneli saymamak lazim, onu bir önceki jenerasyondan devraldik. Geçmisten devralinanlari maliyetten düsersek LCD’nin maliyeti bir milyar dolara iniyor. Bunu da az önce uçak gemisinin fiyati ile karsilastirdim.

-Evrene dair arastirmalar yapiyoruz, pardon yani siz yapiyorsunuz...

-Insanlik olarak bunu hep beraber yapiyoruz. Siz de vergilerinizle bu arastirmaya dogrudan katiliyorsunuz.

-Kabul, neyi ne kadar bildigimizi merak ediyoruz aslinda. Yani bilimin aydinlanma döneminden beri her seyi bilen “otoriter” bir konumu var hayatimizda. Bu algimiz dogru mu, yoksa babasinin her seyi bildigini sanan bir çocuk naifligi mi gösteriyoruz?

-Her seyi bilmedigimiz, ama arastirdigimiz açik. Bir yüzdelik vermek gerekirse bilim tarihi boyunca evrene dair gerçeklerin sadece %5’ini ortaya çikarabildigimizi söyleyebiliriz. Uzun bir giris yapmak zorundayim. Birtakim varsayimlarla yola çikiyoruz. Bunlardan bir tanesi gözledigimiz evrenin izotropik olmasi. Ne anlama geliyor bu? Buraya bakiyorum bir sey görüyorum, diger tarafta bir sey görüyorum. Bunlar az çok ayni. Ha ne diyorum, evren üç asagi bes yukari ayni. Küçük farkliliklar olabilir, onlari da ölçüyoruz, onlarin da bize söyledigi bambaska seyler var. Eger isterseniz “WMAP”ten ve “kozmik backgraund”dan söz ederim ama büyük skalada evren üç asagi bes yukari ayni. Burada dogru olan orada da geçerli. Bu bir, ikincisi skalalardan, büyüklüklerden konusalim.

Biz dünyanin üzerindeyiz, günes sisteminin içinde. Günes sistemimiz samanyolu galaksisinin kuyrugunda, uyduruk bir yerdeyiz, önemsiz fakir bir yer. Sifir yani bizim önemimiz. Bu sadece Samanyolu galaksisi için. Evren dedigimiz seyin içinde sonsuz sayida galaksi var. Ama çok enteresan bir basarinin sahibiyiz. Birçok galaksinin bir tanesinde, birçok yildiz sisteminin bir tanesinde olan bir takim insanlar evrenin tamami hakkinda fikir yürütüyorlar! Bu inanilmaz müthis bir basari. Isin ilginç yani yürüttügümüz fikirlerin yaptigimiz deneylerde dogrulugunu ölçüyor, kanitliyoruz. Ben dedim oldu degil yani. Ha ne kadarini kesfedip ortaya çikardik ona gelelim. Dedik ki parçacik fizigi, protonlar nötronlar falan, bütün bu bildiklerimizi toplasak evrenin asagi yukari %5’ini anliyoruz gibi düsünebiliriz.

-Bu kadar zahmetin karsiliginda sadece %5 mi?

-%5 hiç de az degil aslinda.

-Geriye kalan nedir?

-Geriye kalan dolayli yollardan etkisini gözlemledigimiz bir sey. “Sey” demekten hiç hoslanmasam da bunu kullanmak zorundayim. Buna “karanlik madde” diyoruz.

-Ne anlama geliyor bu?

-Karanlik madde yerçekimiyle etkilesiyor ve bize isik göndermiyor, elektromanyetik olarak etkilesmiyor, güçlü olarak etkilesmiyor. Belki elektrozayif noktadan etkilesecek. Ama yakinina gidip ölçemedigimiz için bunu da bilmiyoruz. Dolayisiyla ne oldugunu tam olarak anlayamadigimiz ama kesinlikle isigi büken, gezegenlerin hareketinde, kütlesi oldugu için, söz söyleyen, bizim bu sözü ölçebildigimiz, karanlik madde diye bir sey var.

-Bir pot daha kirmamak için sormak zorundayim: Bu, kara deliklerden farkli bir sey herhalde?

-Evet bu farkli. Bu asagi yukari “bilinmeyen”in %20-25’ini olusturuyor. Geriye kalan %70-75’i ise “karanlik enerji” olarak adlandiriyoruz. Yani “dark matter” ve “ dark energy”.

-Bu henüz “bilinmeyen”i nereden biliyoruz?

-Neticede parçaciklarin yani küçüklerin dünyasinda standart model geçerli. Büyüklerin yani yildizlarin dünyasinda Einstein’in genel görelilik modeli geçerli. Burada bir takim ölçümler yapiyoruz. Süper Novalar’dan ölçümler yapiyoruz ve evrenin gitgide genisledigini görüyoruz. Normalde yerçekimi çekiyor, yildizlar birbirini çekiyor, dünya günesi çekiyor, ben tozlari çekiyorum, herkes birbirini çekiyor.

-Simdi kafamiz iyice karisti. Madem herkes her sey durmaksizin birbirini çekiyor, neden evren küçülmüyor da genisliyor?

-Iste bu soruyla yeni gerçeklere yöneliyoruz. Eger bu adam sonsuza dogru durmadan genisliyorsa, o zaman iten de bir sey olmasi lazim. Bu ve benzer bir takim akil yürütmelerden ve gözlemlerden yola çikarak karanlik enerji diye bir seyin oldugunu öne sürüyoruz. Ve bu kozmik ardalan isinimi veya süper novalarin yaslariyla ilgili ölçümlerden de bunun toplam katkisini ölçüyoruz. Bu da yaklasik % 70’e denk geliyor. Bunun da ne oldugunu henüz bilmiyoruz. Bu da evrenin tamamini anlamak için çözmemiz gereken seylerden biri.

-Higgs hangi yüzdelige dahil?

-Higgs’in bu hesaplamada katkisi sifir diyebiliriz. Çünkü görebildigimiz evrenin çogu protonlardan olusuyor, nötronlardan olusuyor. Ölçebildigimiz evrenin ortalamasini alacak olursak proton der, geçerdim. Çünkü yildizlar var zaten. Yildizlar da protonlari helyuma dönüstüren firinlardir. Demek ki çok çok miktarda proton var. Ondan belki daha az miktarda nötron var. Onlarin da kütlesi çok çok düsük. Dolayisiyla çogunlukla proton.

-ABD'’li bilim insani Kate Simonton,Natur dergisinde yayinlanan bir makalesinde ham bilgi bollugunun insanlarin üreticiliklerini olumsuz yönde etkiledigini ve Einstein’dan sonra bilim dünyasindan yeni bir dahi çikmadigini iddia ediyor. Siz ne düsünüyorsunuz bu konuda?

-Katilmiyorum, tabii ki Einstein’dan sonra dahiler çikti. Burada unutacaklarima haksizlik olmazsa bazi örnekler verebilirim. Einstein en önemli makalelerini 1905’te yazdi, 1921’de Nobel ödülü aldi ve 1955’te öldü. Sonra Quantum Electro Dynamics’in kurucusu olan ve süper akiskanlik fizigini açiklayan Richard Feynman (1918-1988) geliyor. O da 1965 Nobel ödüllü ve hatta nanoteknolojinin öncüsü. Bir diger özelligi de hiyeroglif yazilarini dogru okuyan ilk kisi olmasi.

Ed Witten matematiksel fizikçi. 1951 dogumlu, “sicim kurami”nin kurucularindan ve yasayan en büyük fizikçilerden. 1990 yilinda alan madalyasi yani Nobel matematik ödülü aldi.

Bir digeri Jim Simons. 1938 dogumlu “chern-simons teorisi”ni ve “hedge fund” kavramini bulan kisi. Bu sonuncusundan 10 milyon dolar kazaniyor ve kazandiklarini üniversite arastirmalarini desteklemek için harciyor.

-Felsefe ve bilim arasinda nasil bir iliski var günümüzde? Sanki felsefe bilimin gölgesinde silinip gitti.

-Bence sorun yok. Bu anlamda serbest piyasa... Felsefe marifet gösterseydi silinmezdi. Benim sorunum degil.

-Facebook sayfaniza göz atinca Gezi Parki olaylarina bir ilginiz oldugunu gördük. Hükümet bu olaylarin dünyada Türkiye’nin ve Türkiyeliler’in sayginligina zarar verdigini ileri sürdü. Sizce de böyle mi oldu?

-Bence tam tersi, ama böyle bir seye somut örnek nasil verilir emin degilim. Ölçülebilir bilimsel bir örnegim yok ama benim gözlemimi söyle özetleyebilirim: Belki konu basit basladi, çogu insan için birkaç agacin önemi yoktu, ama birey olmanin önemi vardi. Birey olmanin, ne istedigini bilmenin ve istedigini elde etmek için elinden geleni yapmanin önemi vardi. Oradaki gençlere saygi ve takdirle yaklasiyorum. Çünkü gençler ne istediklerini biliyorlardi. Kendilerine yapilan haksizliga haksizlikla tepki vermediler. Hep gülerek hep sakayla tepki verdiler. Belki bizim neslin bir eksikligi bu, biz bunu yapamadik. Biz sertlige sertlikle yanit verdik. Aziz Nesin var ya, iste simdiki çocuklar bir harika!

-CERN gibi uluslararasi bir merkezde çalisiyorsunuz. Meslektaslarinizin tepkileri nasildi?

-Biz de bir seyler yapmaya çalistik. CERN bir bilim kurumu. Politikanin ve bu tip günlük politikanin tamamiyle üstünde. Ama orada çalisan insanlar da akillari ve yürekleri olan normal kisiler. Burada sosyal gruplar var. Bu dans kulübü de olabilir, baska bir sey de... Bu gruplardan biri de “conCERN”. Bunlar dünyanin her tarafindaki olaylardan haber alip görüslerini belirten, eger bir haksizlik varsa en azindan “yahu bu yanlistir” diyen insanlar. Bu insanlarla beraber birkaç toplantimiz oldu. Olan biteni anlatmaya çalistik. Sonunda ben biraz geride durdum, gençler simdiye kadar harika isler yaptilar, bundan sonrasini nasil olsa götürürler diye... Hedef imzalanacak bir bildiri çikartmakti, su anda neredeyiz, ne yapiyorlar bilmiyorum açikçasi. Iki kere toplantiya çagirdilar, elimden geldigince anlattim.

-Biraz da bilim magazini yapalim istiyoruz. Stephan Hawking CERN’in 14 Mart’taki açiklamasindan sonra, Michigan Üniversitesi’ndeki meslektasi Gordon Kane’le giristigi bahsi kaybettigini ve ona 100 dolar ödedigini açikladi. Hawking daha önce de Higgs’in bulunamayacagini, hatta bulunmasini istemedigini açiklamisti. Hawking’in Higgs’le olan problemi nedir?

-Higgs modeli bir tasla iki kus vuran, yemek üstü çikolatali dondurma gelmesi gibi bir sey. Hadi çikolatali dondurma gelmesin de daha önce hiç yemediginiz, hiç bilmediginiz çok güzel bir meyve gelsin. Higgs çikolatali dondurma, Higgs disindaki bir sey olursa o daha bilmediginiz egzotik meyve olacak. Higs olmasin da, baska bir sey olsun görelim, sasiralim, eglenelim gibi... Iki tasla iki kus vuran baska modeller de var. F boyutlarla da bu açiklanabilir, iki tane Higgs olabilir, ne bileyim, (teknikalir) da olabilir. Sonuçta Higgs oldu, çikolatali dondurma yedik.

-Bu güzel söylesi için sonsuz tesekkürler. Son olarak söylemek istediklerinizi alabilir miyiz?

-Türkiye’de epeyce insan futbolcu olmak istiyor, Brezilya’da da... Bayagi bir insan güzellik yarismasina, dans yarismasina katiliyor. Belki televizyonda bilim yarismasi yapmaliyiz.

Siz benim Facebook sayfama göz atmissiniz. Güzel... zaten o sayfa insanlar baksin diye yapildi. Sizin gibi, ilkokul ögrencisinden üniversite talebesine kadar bakiyorlar ve çekinmeden yaziyorlar. Ben de bunun arkasindayim.

Özellikle üniversite çagina gelen insanlarin söyle bir sikintisi var; ne zaman bilime yönelecek olsalar, annelerinden, babalarindan, ögretmenlerinden, bilim olimpiyatlarina hazirlayan kurs ögretmenlerinden “fizikçi olma” lafini isitiyorlar. Bu çok kötü. Türkiye’yi daha iyi, daha medeni, daha yasanabilir bir yer haline getireceksek, tam tersine bilim adamlarina ihtiyacimiz var. Futbola karsi degilim. O da ihtiyaç ama onun onda biri kadar bilim insanligina özendirilse, özenenler durdurulmasa keske! Benim gördügüm temel sikinti bu. Insan hayal kuruyor tabii... Öyle bir bilim bakanim olsa ki, fizik bölümü kapansin demese, pastaci olun demese. Kurulacak çok hayal var.

 

Demokrat Haber


Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat | Resimleri Göster