Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat | Resimleri Gizle


Siyanürle altın çıkarılması


Açıklama: Neden bu altın tutkusu?
Kategori: Çevre
Eklenme Tarihi: 19 Eylül 2013
Geçerli Tarih: 19 Nisan 2026, 21:30
Site: Görele Sol Platformu
URL: https://www.gorelesol.com/haber_detay.asp?haberID=15522


Siyanürle altin çikarilmasi

 

NEDEN BU ALTIN TUTKUSU?



Altin, oldukça iyi fiziksel ve kimyasal özelliklere sahip bir metal. Hava ve sudan etkilenmediginden yillarca kararmadan, oksitlenmeden kalabiliyor, dövülmeye ve haddelenmeye çok elverisli olan altin, kolayca islenebildigi için özellikle süs esyalarinda ve takilarda tercih ediliyor. Altinin böylesine popüler olmasinin diger nedenleri de sülfürlenmeye ve oksitlenmeye karsi direnci, korozyon direnci, iyonlasma serbestisi, diger metallerle kolay alasim yapabilmesi, yüksek elektrik ve isi iletkenligi.

Her ne kadar, oksijenle, kükürtle ya da kuru halojenlerle tepkimeye girmese de, tepkimeye girdigi diger elementlerle yaptigi alasimlar nedeniyle hep alisik oldugumuz sari renginin disinda baska renklerle de karsimiza çikiyor. Bu kadar özelliginin içinde bir tanesi var ki, onu bu kadar çekici kilan da bu: dogada oldukça az miktarda, ama neredeyse katisiksiz halde bulunmasi.

Altini öteki metallerden ayiran diger önemli bir özellik; baska hiç bir
metalin üretilen kütle göz önüne alindiginda ardinda bu kadar çok ve bu
kadar zehirli bir çevresel yük birakmamasidir.

ALTIN NEREDE BULUNUR?

Dünyadaki altin stogunun yaklasik 75000 ton olmasina karsin, her geçen gün yeni madenler araniyor. Örnegin, 1980-1992 arasinda dünya altin üretimi iki kat artmis. Altina olan talep bu derece yüksek oldugu için, ülkemizde de 1986’dan beri altin aramalari yogunlasti.

Türkiye’deki altin yataklari, alti grupta toplaniyor. Altin içeren masif sülfit yataklari bunlardan ilki. Denizaltinda olusmus volkanik kayaçlarla birlikte bulunan bu tür yataklarda bakir, kursun ve çinko üretimi esas. Bu arada bir yan ürün olarak da altin elde edilebiliyor. Ancak bu, bakirin elektrolizle saflastirilmasiyla mümkün olabiliyor.

Epitermal yataklarsa, günümüzde ya da yakin geçmiste etkin olmus sicak su kaynaklarina bagli olarak, çöküntü alanlarinda ve çatlakli bölgelerde degisiklige ugramis ya da parçalanmis kayaçlar içinde kuvarsli damarlar, agsi damarcikli zonlar ya da saçinimlar olarak bulunuyorlar. Altinli kuvars damarlarinda , altin genellikle gözle görülebilir boyutta. Agsi damarcikli ve saçilmis taneli yataklarda ise, bes mikron gibi çok küçük boyutta bulunuyor. Gözle görülemedigi için, bu yataklarda altinin bulunmasi da zor oluyor.Bu tür yataklarin aranmasinda sicak su kaynaklarinin oldugu alanlar ve eski civa ve antimuan isletmelerinin yakinlari öncelikli bölgeler olarak görülüyor.

Bir diger yatak türüyse, ultramafik kayaçlarla iliskili olanlar.Bu tür kayaçlar içinde civa, arsenik, kobalt, nikel ve altin cevherlesmesi bulunuyor. Altin 10-50 mikron boyutunda ince taneler halinde ve damarda dagilimi oldukça düzensiz.

Altin içeren skarnlar da altin yataklarindan. Skarnlar, yerkabugunun derinliklerine sokulum yapmis magmatik kayaçlarla, kireçtasi ya da dolomit gibi karbonatli kayaçlarin dokanaklarindaki baskalasim kusaklarinda bulunuyorlar. Bakirca zengin olan yataklarda, altin üretilebilir düzeye ulasabiliyor.

Güncel plaser altin yataklari, kumlar ve çakillar içinde genellikle akarsu havzalarinda bulunuyor. Bunlar aslinda kovboy filmlerinde görmeye aliskin oldugumuz sahnelerin gerçeklestigi yataklar. Altinin boyutlari, mikronlardan yumruk büyüklügüne kadar degisebilir. Ayrica yatak içindeki altin dagilimi da düzensizdir.

Sonuncusuysa, altin içeren porfiri yataklari. Bu yataklardan da altin, bakirin yan ürünü olarak elde ediliyor. Ancak, ülkemizdeki porfiri bakir yataklari çok düsük bakir tenörlü oldugundan günümüz kosullarinda bu yataklardan altin elde etmek pek karli degil.

REZERV VE POTANSIYEL

Altinin yer kabugundaki ortalama dagilimi 0.0048 gram/ton mertebesinde olup, bu konsantrasyonun tonda 1.5 gram degerini astigi yerler “altin rezervi" olarak tanimlanir. Su anda çikarilmis, islenmis veya stoklanmis altinin dünyadaki toplam miktari 200.000 tondur. Su anda insan oglunun elinde mevcut metalik altin (sadece teknolojik amaçli tüketilse) dünyaya 1000 yil yetecek düzeydedir.

Altinla ilgili tartismalar en basindan, ülkemizin altin potansiyelinin ne kadar oldugundan basliyor ve daha birçok noktada devam ediyor. Bilim adamlari, altinla ilgili birçok konuda farkli görüsler tartisiyor. Elbette bu durum hepimizin kafasini karistiriyor. Bir kismi Türkiye’nin altin potansiyeli 6500 ton derken, bir kismi bu sayiyi abartili buluyor. Benzetme modellemesine göre yapilan bir çalisma sonucunda 6500 tona kadar bir potansiyel tahmin edilebilir diyenlere karsi, bunun ortalama 1500-3000 ton arasi olabilecegini söyleyenler de var.

Gerçekte potansiyel konusu biraz tartismali olsa da rezerv konusunda hemen hemen görüs birligi saglanmis durumda. Su anda ülkemizin altin rezervi yani somut olarak MTA verileriyle yaklasik 300 ton.

ALTIN MADENCILIGI

Maden arama genellikle pahali bir is; çok miktarda yatirim gerektiriyor. Örnegin, 2-3 yillik bir arama programi için en az 1 milyon dolardan söz ediliyor. Ayrica, bu tür yatirimlarda risk faktörü de çok yüksek oldugu için, ülkemizde daha çok yabanci sermaye bu ise gönüllü. Aramayi yapacak olan sirket ya da kurulusun, öncelikle bir model olusturmasi gerekiyor. Bu bir benzesim modeli aslinda. Bölgesel ve yerel ölçeklerde jeolojisi bilinen yataklarin özellikleri, aramanin yapilacagi bölgeninkiyle karsilastirilarak arama ölçütleri ve yöntemleri saptaniyor. Bu karsilastirmayi yapmaksa, elbette yeterli bilgi birikimini gerektiriyor. Bunun yaninda, ülkemizde aramalar sirasinda örneklerin analiz edilebilecegi laboratuar olanaklarinin kisitli olmasi da, alinan örneklerin uzun sure beklemesine yada yurt disina gönderilmesine neden oluyor. Bu da degerlendirme islerini yavaslatiyor.

Altin bulmak bir sorun, çikarmaksa ayri bir sorun. Diyelim ki bir altin yatagi bulduk. Madendeki altini nasil çikaracagimiz yatagin özelligine göre degisiyor. Eger 75 mikrondan daha büyük altin tanecikleri söz konusuysa, gravite zenginlestirme; 44 mikrondan küçükse, bu defa da flotasyon (yüzdürme) denilen yöntemle altin elde edilmeye çalisiliyor. Gerçi bu büyüklükte altin kimsenin gözünden kaçmayacagi için, çoktan tükenmis ve artik altin arayicilari oluklu tavalarini rafa kaldirmislardir.

Günümüzde ise dünyada en yaygin kullanilan yöntem siyanür liçi. Siyanür liçiyle altin, dogada bir arada bulundugu diger elementlerden ayristirilabilir. Altinin siyanürde çözünebildigi ilk olarak 1846’da fark edilmis ve 1887’de düsük tenörlü altin cevherine siyanürleme yöntemi uygulanmis. Halen dünya altin üretiminde %85 gibi bir oranda bu yönteme basvuruluyor. Siyanür, ton basina çok düsük miktarlarda altin barindiran cevherlerden altin elde etmek için kullaniliyor. Bu yöntemle altin elde edilmesinde, kirma-ögütme, siyanürleme, karbonla tutma, aktif karbondan siyirma, elektroliz ve atiklarin aritilmasi asamalari izleniyor. Amalgamasyon yöntemindeyse temel ilke, civa ile çalkalanan altin parçaciklarinin birbirlerine ve civa kapli bakir levhaya yapismasi. Ancak, oldukça verimsiz olan bu yöntemde artik uygulanmiyor. Henüz endüstride kullanilmayan, ancak laboratuar test sonuçlari merakla beklenen baska yöntemlerden de söz ediliyor. Özellikle siyanür korkusunu bastiracak, siyanürlemeye alternatif olacak bir yöntem, hem çevreciler hem de üreticilerce dört gözle bekleniyor.

ALTIN MADENCILIGI VE ÇEVRESEL ETKILERI

Tüm dünyadaki altin madenlerinin yaklasik %85’inde siyanür liçi yöntemi kullaniliyor. Ancak, bu madenlerin cografi konumlari birbirinden farkli olabilecegi için alinan önlemler hepsinde ayni olmayabiliyor. Bununla birlikte, uzmanlara göre yine de ilk asamada dikkat edilmesi gereken noktalar hemen hemen benzer.

Öncelikle, saglikli bir çevresel etki degerlendirme raporunun geregi vurgulaniyor. Bu çevresel etkiler arasinda, yüzey topraginin kaldirilmasi, agaçlarin kesilmesi, olusabilecek toprak kaymalari, patlatma islemlerinin neden olabilecegi çatlaklanma, tarim arazilerinin kullanimi, yerlesim alanlarinin tasinmasi, yeralti sularinin kirlenmesi, flora ve faunanin bozulmasi gibi riskler siralaniyor ve güvenlik önlemlerinin bu çerçevede olusturulmasi isteniyor. Ayrica, isletme çalismaya basladiktan sonrada sürekli denetimi saglayacak bir izleme planinin geregine isaret eden uzmanlar, plani uygulayacak teknik kadrolar yetistirilmesinin, analizler ve denetimler için gerekli donanimin kurulmasinin sart oldugu söyleniyor. Ne var ki bütün bunlarin basariyla uygulanmasi bile, maden çikarilip, isletme kapatildiktan sonra yapilmasi gerekenlerin göz ardi edilmesine gerekçe degil. Isletme kapatildiktan sonra da sivi ve kati atik depolama alanlarinin, maden çalismaya baslamadan önceki haline getirilmesi, yeniden dogaya kazandirilmasi gerektiginin alti çiziliyor.

Bir grup bilim adami, tüm bu önlemler için gerekli tesisin kurulmasi, üretim süreçlerinin çevre ve saglik gereklerine uygun gerçeklestirilmesi ve denetimlerin yapilmasi durumunda bir altin madeninin, ne civarda yasayan insanlara ne de floraya ve faunaya olumsuz etkisi olacagi görüsünde. Diger bir grupsa ülkemizde denetim mekanizmasinin her zaman saglikli islemedigini ve küçük bir yanlisin sonuçlarinin çok agir olabilecegini söylüyor. Ayrica, isletme kapatildiktan, isletmeci sirket Türkiye’den gittikten sonra, atik depolarinda olusabilecek bir sizdirma ya da taskinin önlenmesini üstlenecek ve bu duruma müdahale edebilecek bir yetkili kurum ya da kurulusun bulunamamasi durumunda bunun sorumlulugunu kimin üstlenecegini de soruyorlar.

ALTIN MADENCILIGI VE HALK SAGLIGI

Dünyanin hemen her yerinde altin isletmeciliginin gerekliligi ya da sakincalari tartisiliyor. Bu tartismalarin bir yaninda isletmeye konu olan yörelerde yasayanlar, bazi bilim insanlari ve sivil toplum insanlari; karsi yaninda isletmeci sirketler, yine bazi bilim insanlari, bazi siyasetçiler, bir çok medyaci, az da olsa bazi sivil toplum örgütleri yer aliyor. Isletmelerin çevre sorunlari yaratma etkisi, dünya ekonomisinde altinin bir meta olarak degeri, vb belitler bir yana birakildiginda tartismalarin çogun insan sagligi, daha da dogrusu siyanürün zararlari çevresinde gelistigi görülüyor. Bu, bütün dünyada oldugu gibi ülkemizde de böyle.
Bir yandan, dikkatler siyanürün zehirleyici etkisine, çogu zaman toplu kiyimlarda, toplu intiharlarda kullanilmis olusunun toplumsal bellekte biraktigi olumsuz izlenime de çagrisimlar yapilarak, çekiliyor; bu tür isletmelerde ne yazik ki sik sik ortaya kazalarla siyanürlü akiskanlarin çevreye yayilisi ile hayvan ve bitki topluluklarina verilen zararlar göz önünde yasaniyor; siyanürün insan sagligina kisa sürede ya da agir agir gelisen öldürücü etkisi tartisiliyor. Bir yandan da, zehirlenmelerle ölümler içinde siyanürün yok mertebesinde göründügü istatistikler, siyanürün dogada hizla parçalaniyor olusu, toplumsal yasamimizda bir çok baska kaynaktan dogaya altin isletmecilerinin saldigindan daha çok siyanür salinisi, vb olgular karsi belitler olarak ileri sürülüyor.

Oysa, siyanür bu tür isletmelerde kullanilan biricik kimyasal degil ve siyanürün yarattigi dogrudan etkileme riskinden daha önemli tehlikenin, siyanürle altin isletme sürecinin dogal dengede bulunan bir çok mineralin parçalanmasi, komplekslesmesi, daha tepkir durumda ortaliga salinmasi ya da buna açik bir biçimde büyük hacimlerle depolanmasi oldugu yeni yeni görülmeye ve arastirilmaya baslandi.

Elbette bu konuya daha çok egilinmesi yasanan olumsuzluklarin itkisi ile oluyor. Siyanür ile altin isletmelerinin (daha önceden biniyor olsa da) kütlesel ve yaygin biçimde ortaya çikmasi 1980’lerde oldu. Bu isletmelerin bazilarinin çevreye olumsuz etkileri 80’lerin ortalarinda yasanmaya basladi. 80’lerin sonlarina dogru büyük isletmeler için gelismis ülkeler yerine geri kalmis ülkelerin seçilmeye baslandigi görüldü. 90’larda çevre ile uyumlu isletmeler öne çikmaya basladi. Altin isletmelerinde çevre ve halk sagligini gözeten isletmecilik ve kimyasal kullanimi dogrultusunda kurallar, standartlar ve kodlar ancak simdilerde hazirlanip yayiliyor. Bu arada neler oldugu da yeni yeni ortaya çikmaya basladi.

1940’a kadar siyanürle islem yapilmis oldugu bilinen ve 1974’ten bu yana terkedilmis olan Kibris Lefke’deki CMC Madeni ile ilgili bir arastirma baslattigina deginen Dr Enver Bildir, “Bu konuda henüz sonuçlanmamis bir çalismam var. Ise giris numaralarina göre siralanan 30 Kasim 1963 tarihli Karadag yer alti madencileri listesini ele alan bu çalisma, henüz daha isin basinda olmasina ragmen ürkütücü gerçegi gözler önüne sermektedir. Listedeki 1 numarali isim Ali Kayimzade akciger kanserinden ölmüs, 2 numarali isçi Hüdaverdi Kasim ise kan kanserinden. Ilk 15 isçiden ölüm nedenlerini bulabildigim 10 isçinin 6’si kanserden ölmüs. Kanser illetinden kirilan sadece madenciler olmadilar. Dört bir tarafi maden atiklari ile kirletilen Lefke’de yasayan insanlarin tümü bu kirlilikten etkilenmis ve etkilenmeye devam ediyor. Lefke Belediyesi 2000 yili ölüm kayitlarina göre bölgede ölümlerin yarisi kanser kaynakli.”. bilgisini veriyor.

Dünyanin degisik yerlerinde, tartisilan yolla yapilan altin isletmelerinin insan sagligina olan olumsuz etkileri üzerine çok sayida çalisma yapilmis. Örnegin, Kanada Ontario Eyaleti’ndeki altin isletmelerinde çalisanlar üzerinde, bir kamu kurulusu olan “Workers Compensation Board” için yapilmis üç ayri arastirmanin sonuçlarina göre bu maden isletmelerinde çalisanlarin akciger kanserinden ölme riskinin, ayni bölgede madende çalismayanlara göre %40 daha yüksek oldugu (SMR 140), mide kanseri için böyle bir iliskinin kurulamadigi, artan kanser riskinin yeraltinda çalisanlarda ve ayrica sigara içenlerde daha yüksek oldugu, bu risk artisinin arsenik ya da radon gibi kanser yapici kimyasallardan mi yoksa silisli tozlarin solunmasindan mi kaynaklandigina iliskin güvenilir veri bulunamadigi bildirilmektedir.

Altin madenleri çalisanlari arasinda akciger kanserinden ölme riskinin yüksekligi baska arastirmalarla da belirlenmis. Yine örnegin, Avustralya’da 14 yil süre ile 1974 madenci üzerinde yapilan çalismada SMR=140; Güney Afrikali 3971 madenci üzerinde 9 yil süre için yapilan çalismada SMR=161; ABD Güney Dakota’da Lead Madeni’nde 14 yil için SMR=370; Sovyetler Birligi’nde 27 yil için RR=7.9 gibi yüksek riskler bulunmustur.

Daha sonra 2000 Ocak ayi sonundaki kaza ile gündeme gelen Romanya Baia Mare bölgesindeki madenciligin çevreye yaydigi kursun, arsenik ve sülfürden ötürü, madenciligin yaygin oldugu Marumares Ilindeki is hastaliklarinin ülke ortalamasinin iki kati oldugu; 1996’da 248 çalisanin zehirlendigi ve bunlarin yarisinin Baia Mare’den oldugu; örnegin Phoenix isletmesi çalisanlarinin %52’sinin kronik hasta olduklari da bildiriliyordu.

Bunlardan ötürü de tip çevreleri ve hekimler geçmiste, siyanür kullanilarak altin isletmeciligi tartismalarina etkili bir biçimde katildi, bugün de katilmayi sürdürüyor.

Çevre Için Hekimler Dernegi, 13 Temmuz 2000’de yayinladigi ve Bergama-Ovacik isletmesine iliskin TÜBITAK Raporu’nu hazirlayanlari kinadigi bir basin bülteninde “Siyanür büyük miktarlarda alindigi takdirde koma ve ölüme neden olan çok zehirli bir maddedir. Uzun süre ve hissedilemeyecek kadar düºük miktarlarda siyanüre maruz kalan kisilerde ise kan bozukluklari, kalp agrisi, bas agrisi, solunum güçlükleri, kusma, tiroid bezinde büyüme, yürüme bozukluklari, görme ve isitme bozukluklari ve diger sinir sistemiyle ilgili bozukluklara rastlanabilir. Siyanür disinda çevreyi kirletecek agir metallerin de basta kanser olmak üzere pek çok saglik sorununa neden olduklari bilinmektedir.” görüsünü açiklamaktadir.

Ege Üniversitesi Tip Fakültesi Halk Sagligi Anabilim Dali Baskani Prof Dr Fethi Dogan da Izmir’de düzenlenen bir Sempozyum’da sundugu bildirisinde Bergama-Ovacik Altin Madeni’nin kanser insidansini kaçinilmaz olarak artirici ve birçok sistemik hastaligin dogmasina sebep olucu mekanizmasini tartismistir.

TÜBITAK Raporu yayinlandiktan sonra saglik disiplinleri arasinda da çok tartisildi. Türk Tabipler Birligi, TTB(2001) de yayinladigi ”Bergama Raporu”nda, TÜBITAK Raporu’nu hazirlayanlarin arasinda hiç hekim bulunmamasina karsin, siyanür ve atiklarinin insan sagligina etkisi konusunda ayrintili degerlendirmeler yapilisina dikkat çekildi. TÜBITAK Raporu’nda, “siyanürün vücutta birikim göstermedigi ve kanserojen olmadigi vurgulanmakta, yüksek dozda alinmasi durumunda yaratacagi toksik etkilerden bahsedilmekte, ancak uzun süre düsük doza maruz kalmakla yol açabilecegi çok sayida saglik sorunundan raporun hiç bir yerinde söz edilmemektedir. Hatta Prof Orhon, kronik toksisitesi ile ilgili bilgi olmadigini bile söylemektedir. Oysa, siyanüre uzun süre düºük doz maruziyet, yani bu tesisin siyanür açisindan yaratabilecegi asil önemli sorun, literatürde yeterince tartisilmistir.” Bu uzun süreli düsük dozda maruziyete aslinda, siyanür uzmani olarak taninan yayinlarina bu isletmeleri savunanlarin sik basvurdugu Mudder de; siyanür konusundaki bilinmeyenleri açiga çikaran ve yalanlara muhalif tavri ile dikkat çeken Moran da deginiyor.
TTB’nin ayrintili elestiri raporu yayinlandiktan sonra bu kez, Türk Toksikoloji Dernegi Baskani Prof Dr Ali Esat Karakaya tarafindan bir karsi rapor hazirlandi ve yayinlandi. Bu rapor, bir yandan Bergama’da altin isletmeciligine hazirlanan firmanin web sayfasina alindi; bir yandan da ülkemizde bu tür isletmecilige karsi çikanlarin Almanya’nin ajani oldugu savlanan bir kitapta uzun bir alinti ile kendisinden yararlanildi. Konunun halk sagligi ve saglik risklerine iliskin yaninin yeterince anlasilabilmesi için önce, TTB Raporu’nun ne dediginin incelenmesinde yarar var.
“INSAN SAGLIGINI ETKILEYEBILECEK UNSURLAR KONUSUNDA TÜRK TABIPLERI BIRLIGI GÖRÜSÜ” baslikli yayininda, TTB, önce risk kavramina halk sagligi alaninda çalisanlarin nasil baktigini açikliyor. Onlara göre, “Risk, zarar görme olasiligi olarak tanimlanabilir. Çevresel kirleticilere bagli olarak ortaya çikan riskler, kirletici maddenin insan sagligi ve doga üzerinde yarattigi potansiyel tehlike ile insanin ve toplumun bu maddeyle karsilasma olasiliginin birlikte göz önünde bulundurulmasiyla degerlendirilebilir. Risk kavrami tehlike kavramiyla karistirilmamalidir. Risk, bir tehlikenin gerçeklesme olasiliginin toplumsal düzeyde niceliksel olarak ifade edilmesidir.
Sifir risk diye bir sey söz konusu degildir. Yani tehlike yaratan bir etken, toplumla karsilasma sansi oldugu sürece risk olusturur ve ancak riskin (etkenin yarattigi tehlike düzeyine ve bu karsilasma sansinin az ya da çok olmasina bagli olarak) az ya da çok olmasindan söz edilebilir. Buradan yola çikilarak da toplumda kabul edilebilecek risk düzeyinden söz edilebilir. Bu düzey Bati ülkelerinde genellikle milyonda bir düzeyinin altidir.
Sifir riskin söz konusu olmadigi göz önünde bulundurularak her zaman koruma ilkesi (önlem ilkesi) isletilmelidir. Yani toplum üzerinde saglik yönünden tehlike yaratan bir etkenin yaratacagi risk, etkene maruziyet olasiligi mümkün olan en düsük düzeye dek azaltilarak (olasi ise maruziyet tümüyle ortadan kaldirilarak) en düsük düzeye çekilmelidir.
Öte yandan tehlikesiz olarak bilinen bir çok maddenin saglik üzerinde zararli etkisi olabilecegi de unutulmamalidir. Toksisitesi zayif ve maruziyet olasiligi düsük bir maddenin zararli etkilerini ortaya koymak son derece zordur. Bir etkenin zararli etkisi esas olarak epidemiyolojik arastirmalarla ortaya konur. Ancak risk degerlendirmesinin birinci asamasi olan tehlikeli etkenin saptanmasi çok uzun zaman alabilir. Örnegin kanserojen oldugundan süphe edilen bir maddenin etkisini görmek için 5-15 yil beklemek gerekir.
Riski yüksek maddelerin saglik üzerine zararli etkileri gerek mesleki maruziyetler nedeniyle, gerekse kazalardan sonra yapilan arastirmalarla ortaya konmustur. Günümüzde çevresel risklerin ortaya konulmasinda zaman seri analizleri ve ekolojik arastirma yöntemleri de kullanilmaktadir. Hayvan deneyleri de zararli etkiyi ortaya koymak için kullanilan bir diger yöntemdir.
Çevreye bagli risklerin degerlendirilmesinde düsük dozlara bagli risklerin saptanmasi da güçlükler gösterir. Ayrica maruziyetin tanimlanmasinda kisisel faktörler de çevresel faktörler kadar önem tasir. Ayni dozda maruziyetin olusturacagi sonuç yas ve cinsiyete göre büyük farklar gösterebilir. Çocuklar, yaslilar, hamileler gibi özel risk gruplari tanimlanir.
Bu arada maruziyetin birikici olmasi, yani kümülatif maruziyet de önem tasir. Çok düsük bir düzeyde kirleticiye çok uzun yillar boyunca maruz kalmak, bazen daha yüksek dozda ama çok kisa süreli maruziyetlere göre çok daha ciddi bir risk olusturabilir. Maruziyetin kaynagindan insanda toksik etki olusmasina kadar geçilen ve incelenmesi gereken çok sayida etap vardir. Bunlar arasinda kaynagin kendisi, ortamda tasinmasi, baska maddelere dönüsümü, çevrede birikimi, vücut tarafindan alinabilecek doz miktari, temas sekli, alinan doz miktari, biyolojik olarak etkili doz miktari, hastaligin erken belirtileri ve hastaligin ortaya çikmasi sayilabilir.
Çevresel kirleticilerin olusturdugu saglik riskleri, bu tanim ve ölçütlerden de anlasilabildigi gibi, son derece fazla sayida faktörle iliskili ve karmasik bir konudur. Kirletici maddeler için tanimlanan esik degerler, riskin varligi ya da yoklugunun ortaya konmasi için tek baslarina hiç bir anlam tasimazlar.
Esik deger genellikle herhangi bir islem sonucu ortaya çikan, ya da dogada kendiliginden bulunan kirleticilerin ortamda bulunan ve toplum için (ya da çesitli insan topluluklari için) zararli olmayacagi varsayilan miktarini gösterir. Esik degerler toplum için ya da isyeri ortami için degisiklikler gösterir. Genellikle zaman içinde maruziyetin yarattigi saglik sorunlarinin daha iyi tanimlanmasi ve maruziyeti azaltici önlemlerin gelismesiyle de esik degerler düsürülür. Çesitli ülkelerde çesitli kirleticiler için çok farkli esik degerler verilmesi de bu degerlerin bilimsel olarak saptanmis ve risk olusturmayan bir düzey olmaktan çok, ekonomik ve benzeri nedenlerle saptanan ve degistirilen, yani çevre sagligindan çok çevre yönetimi disiplinini ilgilendiren bir düzey oldugunu düsündürür.
Ayrica günümüzde insan sagligi ve çevre için ileri derecede risk olusturan pek çok maddenin, özellikle de kanserojen, mutajen ve teratojen etkilere sahip maddelerin esik degeri "0" olarak kabul edilmeye baslanmistir. Radyasyon bunlarin içinde en iyi bilinen örnektir.
Kisaca bir kirleticinin esik degeri, yani ortamda izin verilen en yüksek bulunma miktari o düzeyin bütünüyle güvenli oldugunu ve hiç bir risk olusturmadigini degil, sadece bu düzeyin hiç bir sekilde asilmamasi gerektigini gösterir. Kaldi ki yukarida da belirtmeye çalistigimiz gibi maruz kalinan düzey maruziyetin yaratacagi riskin saptanmasinda göz önünde bulundurulacak faktörlerden sadece bir tanesidir. Risk degerlendirilmesinde bu bilimsel ilkelerden hareket edilmesi zorunludur.”

Prof Karakaya’nin Raporu(2001)’nda da, hem Tübitak ve hem de TTB Raporlari ele alinip kiyaslandi. Karakaya’nin Raporu’ndaki bu kiyaslamanin Tübitak Raporu’na iliskin övgülerine asagida ayrica deginmek üzere simdilik yalnizca TTB Raporu elestirisine deginelim. Karakaya, TTB Raporu’nu öncelikle yazarlarinin toksikolog olmayislarindan ötürü yerden yere vuruyor. Bu arada, aralarinda bir pratisyen hekim bile bulunmayan bir kurulun hazirladigi Tübitak Raporu’nun, hem de hukukçu yazarin elinden çikmis olan halk sagligi degerlendirmelerini ise yere göge koyamiyor. Karakaya, yukariya alintilanan risk kavrami üzerine degerlendirmelere pek deginmiyor. Deginmiyor ama, günlük alinabilecek siyanür miktari ile ilgili esik deger kavrami ve bunun belirlenisi ile ilgili ayrintili bilgiler verip, TTB Raporu’nun yazarlarini karacahillikle suçluyor. Zaten daha raporunun basinda TTB Raporu’nun iki yazarinin akademik yetersizlikleriyle ilgili olarak yaptigi arastirmanin sonuçlarini okuyucusuna sunuyor. Son derece düzgün ve etkileyici anlatimi, bilimsel sunum teknik ve biçimine uygunlugu ve yüksek nitelikli görünümü ile, etkileyici bir metin, Karakaya’nin Raporu. Ancak, satir aralari dikkatle okundugunda bir çok önemli hususun kiyisindan dolastigi görülüyor. Israrla, her kimyasalin belli bir dozdan sonra zehirleyici olabilecegi ve bu nedenle bunun varligina degil miktarina bakilmasi gerektigi yönünde okuyucusunu uyaran Toksikoloji Dernegi Baskani, bütün deginmelerini Bergama’daki atik barajina gönderilecek atigin sivi fazindaki bilesenlerin miktarlarina yapiyor. Kati fazdaki bilesenleri hiç gündeme getirmiyor. Atik barajinda sonsuza kadar bekletilecek olan kati ve sivi fazlarin etkilesimi olasiligini irdelemiyor. Uzman hekimlerin halk sagligi konusunda degerlendirme yapmalarini, toksikolog degiller diye bir türlü içine sindiremiyor ama, Tübitak Raporu’ndaki mühendislik degerlendirmelerini, “çogunlugu konularinda uluslararasi düzeyde taninmis bilim adamlarindan olusan komisyon, bilimsel metodolojiyi uygulayarak elde ettigi verileri degerlendirmis ve karar verici organlara yol gösterici ve kamuoyunu aydinlatici net bir sonuca varmistir” diyerek mühendislerin yeterligini ölçme konusunda kendisini yetkin görebiliyor. Kisacasi, Karakaya(2001)’nin raporunda yalnizca sivi fazdaki atigin içindeki siyanürün hangi dozlarda olumsuz etkisinin olabilecegi üzerinde duruluyor. Baska bir sakinca tartisilmiyor. Yazar için, gerek dogal ve gerekse denge kosullari degistirilmis ortamlarda çesitli bilesenlerin isletme ve depolama kosullarindaki tepkimeleri, kimyasal degisim süreçleri ve bunlarin insan sagligina yönelik olarak yaratabilecegi toksik etkiler ve riskler, üzerinde durulacak konular degil. O yalnizca, belirlenmis resmi limit degeri cetvelleri ve isletmecinin yaptigi bazi analizlerin sonuçlari ile yetiniyor. Kendini bununla sinirlandirmaya razi olmayanlari ise cahil görüyor.
TTB’nin degerlendirmesi ise asagidaki ayrintilarla sürüyor :

“SIYANÜR VE DIGER KIMYASAL ATIKLARIN INSAN SAGLIGI ÜZERINE ETKILERI:

Bergama-Ovacik altin madeni cevher içeriginde altin ve gümüs disinda su elementler bulunmaktadir: Arsenik, Antimon, Bakir, Civa, Çinko, Kadmiyum, Krom, Kursun, Kükürt. Atik bilesimi de bu maddeler ve bunlara ek olarak demir ve siyanürden olusmaktadir. Halk sagligi uzmanlari, kamuoyunda çok konusulan siyanürün yani sira agir metallerin olusturacagi riskler üzerinde de durmaktadir.
SIYANÜR: Siyanür, hidrojen siyanür (HCN), sodyum siyanür (NaCN) ve potasyum siyanür (KCN) gibi bilesikler halinde ya da serbest olarak bulunur. HCN, renksiz bir gazdir, keskin ve bayiltici, bademe benzer bir kokusu vardir. Beyaz kati maddeler olan sodyum ve potasyum siyanür ise nemli havada ayni keskin kokuyu yayar. Havada daha çok gaz formunda hidrojen siyanür olarak bulunan siyanür küçük miktarda ince toz partikülleri olarak da bulunabilir. HCN havada 1-3 yilda yarilanir. Su yüzeyinde bulunan siyanür de HCN formuna dönüsür ve buharlasir. Siyanür yüksek konsantrasyonlarda toprak mikroorganizmalari için toksiktir ve toprak yoluyla yeralti sularina geçebilir. Siyanür havadan, içme sularindan, topraga degen cilt yoluyla ve siyanür bulasmis yiyeceklerin yenmesi yoluyla vücuda alinabilir. Solunum yoluyla alinan siyanür kaynaklari arasinda sigara içimi, yangin dumaninin solunmasi ve siyanür içeren atiklarin depolandigi atik depolama alanlarinin yakinindaki havanin solunmasi sayilabilir. Siyanür kullanilan isyerlerinde çalisan isçiler de siyanüre maruz kalma yönünden risk altindadirlar.
Solunum yoluyla alinan yüksek miktarda siyanür insan için son derece zararlidir, kisa sürede beyin ve kalbi etkileyerek koma ve ölüme neden olur.
Düsük düzeyde siyanüre uzun süre maruz kalma sonunda solunum güçlükleri, kalp agrisi, kusma, kan degisiklikleri, bas agrisi ve tiroid bezinde büyüme ortaya çikabilir. Besinlerle alinan yüksek miktarlardaki siyanür de yine solunum darligi ve derin nefes alip verme, konvülsiyon, bilinç kaybi ve ölümle sonuçlanir. Kanda siyanür düzeyi yüksek olan kisilerde ayrica el ve ayak parmaklarinda zayiflama, yürüme güçlügü, görmede bozukluk, sagirlik, tiroid bezi fonksiyonlarinda azalma görülebilir. Cilde siyanür temasi irritasyon ve yaralar açilmasina neden olur. Insanda gösterilememekle birlikte hayvan deneylerinde siyanürün dogumsal bozukluklara neden olabildigi ve üreme sisteminin etkilendigi gösterilmistir.
Siyanürün insan ya da hayvanlar için kanserojen olduguna dair bir bulgu yoktur.

Siyanür kan ve idrarda bazi tahlil yöntemleriyle saptanabilir. Ancak kisa sürede vücuttan uzaklastirilabilmesi nedeniyle bu tahlillerin maruziyetten kisa bir süre sonra yapilmasi gerekir.

EPA'ya göre içme suyunda litrede 0,2 mg'in (0,2 mg/l) üzerinde siyanür bulunamaz.

Rapor’da daha sonra arsenik, kadmiyum, krom, kursun ve civanin toksisitesi üzerinde durulup bu tür isletmelerde varolan kaza riski vurgulaniyor. TTB Raporu’nde daha sonra bu tür isletmelerin sakincalarina deginilirken,

“Hekimler insan sagligini dogrudan ilgilendiren konularin yani sira çevreyi etkileyebilecek her türlü risk ve olasi sonuçlariyla da ilgilenirler.Doganin dengesinin bozulmasi insan sagligini da etkileyen sonuçlar dogurur. Bu yöntemde kullanilan siyanür, çevre ve insan sagligi için ileri derecede toksiktir.
Cevherde altin ve gümüsün yani sira bulunan arsenik ve agir metallerin atik bilesiminde büyük miktarlarda bulunmasi çevrede yasayan insanlarin sagligini dogrudan tehdit edebilecektir.
Bir insan hakki olan çevre hakki, gelecekte olabilecekleri de içerir. Uluslararasi çevre hukuku metinlerinde de “risk” ve “olasilik” kavramlari ele alinmaktadir. Çagdas halk sagligi anlayisinda insanlarin hasta olmalarini beklemek yerine önlem almak ve olasi riskleri ortadan kaldirmak geçerlidir. Kullanilacak bir yöntemin ya da maddenin insan sagligi açisindan risk olusturmasi ve hastalik yapabilme olasiliginin bulunmasi o yöntem veya maddenin kullanilmamasini gerektirir.
… insan sagligini tehdit etme olasiligi bulunan agir metallerle zehirlenme, uzun yillar boyu yavas bir süreçte gerçeklesebilir. Bu tür çevre sagligi sorunlarina yol açan agir metal vb. etkenlere bagli kanser gibi hastaliklarin olusmasi bir anda olmaz ve ne tür etkiler olustugunu ölçmek çok zordur. Bu nedenle insan sagligina zarari önceden bilinen madde veya yöntemlerin daha ilk basta ortamda olmamasi koruyucu hekimlik açisindan en dogru olanidir.“
Bu tartisma sürerken, dünyada degisik yerlerde insanlarin zehirlenmesi, ölmesi sürüyor.

Çarpici bir örnek te ülkemizden verilebilir. Bu tür tartismalar gündeme geldiginde sik sik örnek gösterilen ve siyanürle islem yolu ile cevher kazanilan önemli bir isletme var : Kütahya’daki Gümüsköy Isletmesi. Bunun yaninda ise bir köy, Dulkadirli. En az 800 yillik geçmisi oldugu adindan bile anlasilan ve 1986 yilinda Etibank’in Kütahya’ya 35 km uzaklikta Gümüsköy’de KRUPP Firmasi ile ortak kurdugu siyanürle gümüs isletmesi ve atik baraji açildiginda 62 hanelik 293 nüfuslu oldugu bildirilen Dulkadirli köyünde yasayanlar, 1993 yilinda 12 haneye, simdi ise 2 hanede 6 kisiye düsmüs durumda. Eskisehir Anadolu Üniversitesi Tip Fakültesi Gögüs Hastaliklari Anabilim Dali’ndan Prof Necla Özdemir’in bir yazismasinda o dönemde köyde yaz aylarinda ortalama 200, kis aylarinda da 100-130 arasinda kisinin yasadigi not ediliyor. Prof Özdemir’in bulgularina göre, Tavsanli Kaymakamligi Köy’ün nüfusunun 1980’de 190, 1985’te 209 ve 1990 yilinda da 189 kisi oldugunu bildirmis. Yazinin yazilmasindan önceki son on yilda köy nüfusuna kayitli olan ve Muhtarlik tarafindan köyde yasadigi bildirilen, 56 kisinin öldügü belirlenmis. Ölenlerin yakinlarinin sözlü bildirimleri, ellerinde var olan hastane belgeleri ve hastanelerden saglanan baska belgelere göre ölüm nedeni olarak belirlenen hastaliklarin dökümü çarpici : 22 kisi çesitli kanser türlerinden, 12 kisi kanser disi kanser disi hastaliklardan ve 22 kisi de belirlenemeyen nedenlerle ölmüs. 22 kanser ölümünden 18’i erkek ve 4’ü kadin. Bunlarin 10’u akciger; 4’ü cilt; 1’i yemek borusu; 2’si mesane; 1’i beyin tümörü; 1’i prostat; 1’i tiroid ve 2’si ise yerlesimi belirlenemeyen kanser türlerinden ölmüs. Kanser disi 12 ölüm için kafa içi kanama, kronik akciger hastaligi, kalp enfarktüsü, vb hastaliklar belirlenmis. Inceleme sirasinda ise köyde akciger kanseri oldugu ögrenilen 10 kisinin bütünü erkek. Bunlardan 5’i hastane belgeleri ile, biri de o siradaki saglik taramasinda teshis edilmis. 10 akciger kanserli hastanin 9’unun kronik sigara içici, bir bölümünün de bölgedeki maden arama galerilerinde çalismis oldugu saptanmis.

Prof Özdemir’in çalismasi sirasinda köyde yapilan saglik taramasinda, 26 cilt bozuklugu; 67 tam ya da tama yakin dis kaybi; 23 gastroentestinal distress bulgusu; 12 hipertansiyon/ arterioskopik kalp hastaligi; 13 normalden büyük tiroid bezi; 8 kiside KOAH; 9 periferik damar hastaligi; 3 kalp kapak hastaligi; 5 kadinda adet bozuklugu; 1 akciger kanseri; 1 cilt kanseri kaygisi; … saptanmis.

Yaygin ve solunum yollari disindaki organlarda da karsilasilan kanser ölümleri ve terk nedeni ile bosalan köydeki sorunun nedeninin siyanür ile ilgili olmadigi savunulup, bu köye 10 km uzaktaki bir kaynaktan saglanan sudaki arsenik içeriginin 0.67 mg/l (ABD standartlari 0.01mg/l ve dünya standartlari 0.05 mg/l) olusu ile açiklanmaktadir. Bu saptama, Prof Özdemir’in çalismasi sirasinda alinan örneklerin MTA Enstitüsü’nde yapilan analizlerine dayanilarak yapilmis. Prof Özdemir, sudaki arsenik ve konut sivalarindaki kuvars tozunun disinda anlamli bir kanser yapici etkenin görülemedigini söylüyor. Köyün su kaynagi daha sonra degistirilmis ve köylüler de sivalarinda kuvars tozu kullanmaz olmuslar(!).

Ne ki, bu arsenigin etkisini neden yüzyillarca göstermeyip te, gümüs cevherinin siyanürle isletilmesini beklediginin açiklanmasina yanasan, pek yok. Oysa, kanser yaratici yani çok iyi bilinen inorganik arsenigin altin isletmeleri çevresindeki yeralti suyu ve havada asili parçaciklarda nasil zenginlestigi yakin zamanda yapilan birçok sempozyum ve workshopta sunulan çok sayida bildiri ile örnekleniyor.

Inorganik arsenik dogada özellikle arsenopirit minerali seklinde ve çok yaygin bulunuyor. Buysa, oldukça durayli; pek çok çözücüden etkilenmiyor; ortamin asitligi ya da bazikligi onu parçalayamiyor. Bir tek zaafi var, nitrik asitle hizla çözülüyor.

Açik ortamlarda kullanilan siyanürün ise, ortam çok bazik degilse HCN seklinde hizla atmosfere salindigi ve yarilanma ömrünün de laboratuar deney sonuçlarina göre, 9 ay dolayinda oldugu bildiriliyor. Bu gaz, ya dogada ultraviyole isininin etkisi ile yavas yavas, ya da Bergama’daki tesiste kurulan siyanür giderme tesislerinde hizla parçalandiginda amonyak ve nitrit saliniyor, dogaya. Iste, Gümüsköy yöresinde o güne degin durayli kalabilmis olan arsenopiritin artik hizla çözülüp arsenigini çevreye salabilmesi için gerekli saldirgan kimyasallar bunlar, nitrik asite dönüsebilen gazlar!
Son birkaç yil içinde kanser yapici arsenigin dogada serbest kalmasinda altin isletmeciligi; özellikle de, siyanürün parçalanmasi sonunda çevre atmosferde azot oksitlerin çogalmasi ve yagislar sonunda, dogada çok durayli olan arsenopiriti parçalayan nitrik asit zenginlesmesine neden olusu konusuna daha çok ilgi gösterilmeye baslandigi görülüyor. USGS’in su kalitesine iliskin çalismalari kapsaminda bir de Arsenik Çalisma Grubu var. Bu grubun web sayfasinda da; Avrupa Komisyonu’nun “Orta ve Dogu Avrupa’da Arsenige Maruziyet ve Kanser Riski” üzerine baslattigi projede de, BM Dünya Saglik Örgütü’nün konuya iliskin olarak baslattigi çalismalarda da, baskalarinda da artik kanser yapici yani ile çok sakinilan arsenigin dogaya yayilmasinin örnekleri arasinda maden ve özellikle altin isletmelerinin çevresi de öne çikmaya basladi. Son üç yil içinde bu konuda yapilan workshop ve sempozyumlara sunulan bildirilerin içinde altin madenlerinin çevrelerine iliskin olanlarin orani oldukça büyük. Bazi seyler yeni yeni ortaya çikiyor!

Yargi kararlarina karsi, yasa disi deneme üretiminin sürdürüldügü Ovacik Normandy altin isletmesinin çevresinde de, daha simdiden olumsuz etkiler görülmeye baslandigina iliskin haberler dolasmaya basladi bile. Ovacik ve Çamköy’de geride kalan yil hiç ari kalmadigi, bütün büyükbas hayvan dogumlarinin ölü ya da sakat oldugu, isletmenin bekçi köpeklerinin topluca öldügü yolundaki bu söylentiler, ciddi bir arastirmayi gerektirir gibi degil mi?

Bunlar, açikça bu tür isletmelerden kaynaklanan ya da öyle oldugu düsünülen saglik sorunlarinin yalnizca dogrudan ya da dolayli olarak siyanüre baglanabileceklerinin bir bölümü. Çevreye salinan silisli tozlar, agir metaller ve bunlari azdiran asit maden drenajina iliskin halk sagligi sorunlari da ayrica tartisilabilir.

Herhalde, bütün bu yasananlar konusunda yerbilimcilerin de, halk sagligi uzmanlarinin da, toksikologlarin da söyleyecek bir seyleri olmali. Toksikolojinin de, sonunda insan sagliginin korunmasina hizmeti amaçlayan bir bilim dali oldugu ve olmasi gerekenin toksikologlar ile halk sagligi uzmanlarinin birlikte saha arastirmalarina girismesinin, yayinlanmis cetveller ile sirketlerin yaptirdigi analizleri kiyaslamaktan daha bilimsel olacagini düsünmek ve bunu beklemek herkesin hakki.
Orada köyler var uzakta, bizim köylerimiz.
Onlarin basina gelenler bir gün bize de “çikabilir”.
Farkina bile varamayiz.
22 Subat 2002'de Brüksel'de yapilan Avrupa’da Madencilik toplantisina katilan gönüllü kuruluslarin basin bildirisi;

Sürdürülmekte olan madencilikte hükümet ve madencilik sirketlerinin düzenlemeleri toplumu, insan haklarini, çevreyi ve su kaynaklarini korumadigi açiklaniyor. Hazirlanan bu raporun Birlesmis Milletler Çevre Programi UNEP' i bilgilendirmeyi amaçlamaktadir.

"Siyanür temelli madenciligin sürdürülebilir olmadigini AB ne bildirmek istiyoruz. Çözülebilir siyanürün topluma ve çevreye zarar verdigi görülmüstür".

Çek Cumhuriyeti "Yeryüzü Dostlari’ndan Vojtech Kotecky endüstrinin kendi kendini yasalastirmasi yerine UNEP' in yaptirimlar getirmesi gerektigini belirtiyor.

Madencilikte siyanür kullanilmasinin kaldirilmasi gerektigi vurgulanarak ABD de Montana tarihindeki madencilik faaliyetlerinin zenginligi nedeniyle "Hazine Eyaleti" olarak bilinir. Ancak bugün Yurttas insiyatifinin tepkisi nedeniyle açik maden ocaklarinda siyanür kullanimi yasaklanmistir. Türkiye ve Yunanistan'da mahkeme karariyla siyanürle altin aramaciligi teklifi çevre ve insan sagligi gerekçesiyle reddedilmistir.

"Mining Policy Centre" baskani Stephen D'Esposito hem UNEP hem de AB halki ve çevre sagligini korumaktan uzak oldugunu belirterek toplum bakis açisinin dikkatle harekete geçilmesi ve temelden degisiklikler yapilmasi gerektigini dile getiriyor. Çözülebilir siyanür kullanimi konusunda AB ve UNEP' e jürinin sundugu maddeler:

• Maden atiklarinin diger endüstriyel atiklarda oldugu gibi kimyasal ve endüstriyel atik kategorisinde yasalastirilmasi;

• UNEP' in var olan çalismalarinin genelde endüstri bakis açisini tasidigindan halk, bagimsiz inceleme ve izleme organlarina gerek duyuyor;

• Su anki maden atiklarinda siyanürün toksik atiklarinin etkileri konusunda neler oldugunu bilmiyoruz.

• Madencilikteki Siyanür Liçi yönteminin atiklarinin insana çevreye potansiyel etkileri gittikçe artmaktadir. Örnegin, lagim sulari, kullanma sularinin iyilestirilmesi ve diger insan ve canlilarin vücuduna giren maddelerde.

TÜRKIYE’DE ALTIN MADENCILIGI VE ETKILERI

Su anda ülkemizin isletilmekte olan tek madeni olan Ovacik altin madeni, Bergama’nin hemen batisinda, Ovacik, Çamköy ve Narlica köylerinin ortasinda yaklasik 100 hektarlik bir alana kurulu. Belirlenmis toplam altin ve gümüs rezervi 24’er ton. 2001 Mayis ayindan beri deneme üretimi yapilan madenden, bugüne degin 16 kg altin ve 16 kg da gümüs elde edilmis. Madende çalisan 362 kisinin yaklasik %80’i yöre insani. Kimisi zaten hiç karsi çikmamis madene, kimisi de su ya da bu nedenle fikrini degistirmis.

Bergama’daki madenle ilgili birçok tartisilan nokta var. Bunlardan ilki, bölgedeki deprem riski. Kimi bilim insanlari, Dikili-Bergama arasinda, Kaynarca fayinin bulundugunu ve olasi bir deprem sonrasinda atik havuzu tabaninda ya da yan duvarlarinda olusacak bir çatlagin tonlarca siyanürün ve agir metal yüklü atigin yeralti sularina karisacagini belirtiyorlar. 1939’da bölgede yasanmis siddetli depremin yinelenecegi korkusuna karsilik, Prof. Dr. Aykut Barka ve arkadaslarinin raporunda, Bergama Grabeni’nin kontrol edildigi fay sistemlerinin en az Halosen’den beri aktif olmadigi ve dolayisiyla madendeki atik barajini tehlikeye sokacak önemli bir deprem olusturma potansiyelinin bulunmadigi anlatiliyor. Ayrica raporda, atik havuzunun deprem sirasinda 0,6 g yer ivmesine dayanacak saglamlikta insa edildigi belirtiliyor. Yine rapora göre, havuzun etkilenmesi ancak bu düzeyin üstündeki katastrofik bir depremin etkisiyle olabilir. ‘Bu durumda atik havuzundaki hasarin, insanlar ve diger canlilar üzerindeki dolayli etkisi, depremin yaratacagi dogrudan etkinin yaninda ihmal edilebilir.’ deniyor.

Bergama – Ovacik altin madeninde, Bergamali köylülerin yillardir süren bu kaygilari sayesinde, alinmasi gereken uluslararasi önlemlerin bile ötesinde çok ciddi önlemler alinmis, maden dünyanin en güvenli madenlerinden biri haline getirilmis.

Ülkemizde altin madenciligi birçok yönüyle tartisildi ve halen tartisiliyor. Insanlik bu sari isiltinin pesinden gitmeye devam ettigi sürece de tartismalar kesilecege benzemiyor.

1998 yili Altinci ayinda, Narlica Pinarköy, Çamköy ve Bergama Belediyesi adina Bergama Asliye Hukuk Hakimligine yapilan basvuruda, Mahkemeden "Bergama Ilçesinde Eurogold tarafindan isletilmek istenen siyanürlü altin madeninin; maden sahasinda üretim faaliyetlerinin ve sirketin yasal durumunun tespiti" istenmistir.

Bergama Asliye Hukuk Hakimligi , 98/230 No'lu dosya ile görevlendirdigi, Prof. Dr.Gürel Nisli, Yrd.Doç. Dr. Ayhan Nuhoglu , ve Orman Mühendisi Güven Çakir'dan olusan bilirkisi heyeti 19.03.1999 günü maden sahasinda yaptigi kesifin ardindan yaptigi çalisma sonucunda hazirladigi tespit Rapor'unu Mahkemeye teslim etmistir. Bergama Asliye Hukuk Hakimligi bu raporu 01.02.2000 günü aldigi kararla resmi Mahkeme belgesi haline getirmistir.

Bilirkisi Heyetinin yaptigi tespitler, bugüne degini Bergama'da; bilimin hukukun, kamuoyunun tartistigi bir çok konuya açiklik getirmektedir. Ayrica bu resmi tespitler; bölgede yasayan insanlarin can güvenliginin ne denli tehlike içinde oldugunu sergiledigi gibi, bir Hukuk Devleti sayilan Türkiye Cumhuriyetinde, bir yabanci sirket tarafindan hukukun nasil çignendigini ortaya koymaktadir.

Bilirkisi tarafindan yapilan tespitlerde, Eurugold'un ayan beyan suç isledigi açikça ortaya konmaktadir.

1. Raporda yer alana: "Prosesin her an çalisir vaziyete geçebilecek durumda oldugu ancak kesif sirasinda faaliyette bulunmadigi anlasilmistir. Kimi metal aksamin paslanmaya ugradigi belirtilmis ve bu durum heyetimizce tespit edilmiºtir. Bu düzeyde korozyon'un (yani pasin) gözlenmesi kesikli üretim çalismalarinin yapilmis olabilecegi sonucunu düsündürmektedir." Ifadesi, mahkeme kararlarina, Izmir Valiliginin ve Bergama Kaymakamliginin resmi tebligatina ragmen Eurogold firmasinin altin madenini kesikli olarak çalistirdigini, siyanür kullandigini, dolayisiyla altin ürettigini: yasalara, yasaklara, mahkeme kararlarina karsi geldigini açikça göstermektedir.

Bergamalilar 1997'deki Danistay kararindan sonra yaptigi açiklama ve çikislarda, Eurogold'un Bergama'yi terk etmesi gerektigini, bu sirkete güvenilmeyecegini, daha önce yaptigi gibi madeni yasa disi bir sekilde çalistirabilecegini, , yetkililerin maden alanindaki tel örgüleri söküp, Eurogold'u yöreden uzaklastirmalari gerektigini belirtmisti. Simdi bu durum Mahkemenin tayin ettigi bilirkisi tarafindan tespit edilmistir. Eurogold'un Bergama'daki varliginin potansiyel bir tehlike oldugu bir kez daha belli olmustur. Eurogold'un kaçak ürettigi altin bulunmali, kaçak kullanilan siyanürün havaya ve suya karismasi sonucunda olmus olabilecek ölümlerin tespiti için, Saglik Bakanligi köylerde dogal kabul edilen ölümleri
inceleme altina almalidir.

2. Bugün maden sahasinda, Eurogold tarafindan insa edilmis, Romanya'daki siyanür kazasina neden olan atik barajinin benzeri bir "atik baraji" mevcuttur. Eurogold yetkilileri bu barajin çevre için tehlikeli olmayacagini (!) göstermek için bu baraja girip yüzerler. Içine ördek atip resim çektirirler. Bergama Asliye Hukuk Mahkemesince tayin edilen Bilirkisi Heyetince hazirlanan Rapor'da: "423 dönümlük Orman arazisi için Eurogol'a verilen izinin 22.06.1997'de doldugu", "bu sürenin uzatilmadigi", buna ragmen "bu arazinin Eurogold tarafindan tel örgüyle çevrildigi", bu arazinin içinde "atik baraji mevcut oldugu", "6831 sayili Orman Kanunun 17.Maddesi geregi izin irtifak hakki verilen sahalar içinde olsa bile yapilacak olan her türlü bina ve tesisler için Orman Bakanligindan ayrica izin alinmasi gerekirken, Bergama Orman Isletme Müdürlügünün kayitlarinda her hangi bir izin talebi olmadigi gibi izinin verilmedigi anlasilmistir" denmekte, Eurogold'un maden sahasini izinsiz olarak isgal ettigi, izinsiz olarak baraj insaat ettigi açikça tespit edilmistir.

Bu verilerden de görülmektedir ki, Eurogold'un maden sahasinda yaptigi koskoca baraj kaçaktir. Küçücük bir gecekonduyu görüp garibanin basina yikan yetkililer, koskoca baraji acaba neden görmüyorlar ya da
görüyorlar da geregini yapmiyorlar. Bergama'daki varligi hukuk disidir ve ilgililerce bu kanunsuzluga derhal son verilmelidir.

3. Romanya'daki atik baraji bilindigi gibi yagislar sonucunda bendin yarilmasi, tasmasi sonucunda Avrupa'nin en büyük çevre felaketlerinden birine yol açmisti.

Bilirkisi Raporu'nda benzer durumun Bergama için de söz konusu olabilecegi açikça görülmektedir. Rapor'da: " davacilarla yaptigimiz mülakatlarda, asiri yagislarda barajin kapasitesinden fazla suya maruz kalarak tastigi, dolayisiyla fazla suyun tahliye edildigi, bu zamanlarda barajin kuzey dogu yönünde bir sizintinin var oldugu'nun açiklandigi" tespit edilmis, ve bu durumla ilgili olarak "uzman kisilerin görüslerine bas vurulmasi" önerilmistir.

Söz konusu barajda binlerce ton zehirin depolanmak istendigi hatirlanirsa olayin korkunçlugu, Eurogold'un "benim teknolojim iyidir" türünden propagandalarini ne denli geçersiz oldugu bir kez daha görülür.

Yukarida belirtilen hususlardan anlasildigi gibi, Bergama Asliye Hukuk Hakimligi tarafindan tayin edilen Bilirkisi Heyeti Tarafindan yapilan tespitlerde, Eurogold'un Bergama'daki varliginin Hukuk disi oldugu,
suç isledigi bir kez daha ortaya çikmistir. Bergama ve yöresinde yasayan on binlerce kisinin can güvenliginin el an tehlike içinde bulundugu açiktir.

Bergama'da kurulu bulunan ve "Pergamon Dernegi" olarak anilan Çevre Koruma Kurulusu, AVRUPA PARLAMENTOSU'nun 22.02.2000 tarihinde aldigi Romanya'daki siyanürlü çevre felaketine iliskin karari (Tam Tercüme) Türk Kamuoyunun bilgisine sunar:

"Avrupa Parlamentosu 22.02.2000 tarihinde aldigi kararla TUNA nehrindeki siyanür felaketini degerlendirdi. Bu kurulusun BS-0164 no'lu kararinda asagidaki hususlar saptandi: Avrupa Parlamentosu,

A- Romanya Devletinin REMIN sirketi ile Avustralya'nin Perth kentinde kurulu ESMERALDA sirketinin ortaklasa sahip oldugu Romanya'daki AURUL altin madeninden çevreye yayilan siyanürlü atiklarin yol açtigi çevresel, tarimsal ve toplumsal felaketten dolayi tüm Avrupa'ya alarm verir,

B- Asiri miktarda "siyanür" içeren 100.000 m3 suyun, Romanya'nin Somes ve Lepos, Macaristan'in Tisza, Sirbistan ve Bulgaristan'in Tuna nehirlerini kirlettigini tespit eder,

C. Avrupa'nin en önemli sulak arazisi olan, 4.300 km2 genisligindeki Tuna deltasinin kirlilikten temizlenmesi gerektigini kabul eder,

D. Suda normal düzeyden 700 kez daha fazla bulunan siyanür çok miktarda baligin, kusun, sudaki diger canlilarin ölümüne neden oldugunu belirler,

E. Altin madenindeki siyanür kazasinda sulara karisan "agir metaller": dogal ekosistemin zarar görmesine; bio dönüsümün yok olmasina ; canlilarin besin zincirinin , içme suyu ve tarimsal su kaynaklarinin kirlenmesine yol açmis: Özellikle balikçilar ve yerel turizmciler olmak üzere bölgede yasayanlari olumsuz bir biçimde etkiledigini saptar.

Avrupa Parlamentosu,bu gerekçelerle,

1. Bu çevre felaketinden etkilenen tüm ülkelere sempatisini sunar, dayanisma içine oldugunu açiklar,

2. Avrupa Birligi'ni, bu çevre felaketinden zarar gören ülkelere yardim etmeye davet eder; bilim dünyasini, çevreci gruplari, Avrupa Birligine bagli kurumlari, kirlenmis çevrenin temizlenmesi için gereken yardimda bulunmaya çagirir,

3. Romanya'daki felakete neden olan siyanürlü madenin Avrupa Birligi'nde geçerli çevre koruma Standartlarina uygun olmadigini tespit eder, Romanya yetkililerini endüstride çevreye zarar vermeyen teknolojiler kullanmaya davet eder,

4. "Kirleten Öder" ilkesi geregince, söz konusu felakete yol açan Romanya'daki AURUL madenini isleten sirketin, felaketten etkilenen alanlarin temizlenmesi ve ekolojik zararin ödenmesinden sorumlu oldugunu belirler,

5. Avrupa Topluluguna katilmak isteyen aday ülkelerle Toplulugun yapacagi görüsmelerde; çevreye zarar vermeyen sanayi, çevrenin kirlenmesinin önlenmesi, tüketicinin korunmasi gibi hususlarda Avrupa Toplulugu kurallarina uyulmasinin kabul edilmesini zorunlu kilar,

6. Avrupa Birligi ülkelerine, bu gibi çevre felaketlerinde acil yardim saglamak amaciyla, sivil koruma gruplari kurulmasini önerir,

7. Bu kararlarin uygulanmasini saglamak için, Avrupa Parlamentosu Baskanligini; kararlarin Avrupa Konseyine, Avrupa Komisyonuna, Romanya, Macaristan, Bulgaristan ve Yugoslavya hükümetlerine, AURUL ve ESMERALDA madencilik sirketlerine iletmesi için görevlendirir."

Konuyla ilgili olarak, Bergama'da kurulu bulunan ve "Pergamon Dernegi" olarak anilan Çevre Koruma Kurulusu ve Bergama Belediyesi eski Baskani SEFA TASKIN sunlari söylüyor: 10 yildan bu yana Bergamlilarin uyardigi olasi siyanür felaketi sonunda Avrupa'yi zehirledi. Tuna'yi kirleten Avustralyali ESMERALDA sirketi Bergama'daki EUROGOLD'un akrabasi. Romanya'daki siyanürlü madenin teknolojisi ile Bergama'da kurulan istenen siyanürlü tesis ayni. Sonunda olaya Avrupa Parlamentosu el koydu. Aday ülkeleri siyanür konusunda uyariyor. Bu teknoloji Avrupa standarlarina uygun degil diyor. Avrupa parlamentosu bile Bergama'yi 10 yil arkadan izliyor. Insanlik çevrenin yikimina yol açan siyanür canavarina dayanisma içinde "dur" diyebilmelidir. Avrupa'da siyanürlü altin madenlerini yasaklamak için hazirliklar yapiliyor. Bergama'da, Usak Esme'de, Gümüshane'de, Çanakkale Çan'da, Artvin'de siyanürlü altin madenleri isletmek yasaklanmalidir.

KÖYLÜ NE DIYOR?

Pulat Bektas, nam-i deger profesör. Çamköy’ de yasayan köylüler kendisine bu adi yakistirmislardir. Çamköy adina o konusuyor madenle ilgili. Önce ülkenin kalkinmasi için madenlerin kesinlikle isletilmesi gerektigini söylüyor. Sonra ekliyor, ‘Ancak, topraga, insana, canlilara zarar vermeden, risk olusturmadan!’ Profesör, yasadiklari topraklarin çok verimli oldugunu, bu nedenle çok degerli ve yerlesim yerlerinin de birbirine çok yakin oldugunu söylüyor. Bu nedenle de çikarilan cevherin yerlesim yerlerinden uzak ve verimli olmayan arazilerde islenmesini talep ediyor.

Kafasinda söyle bir soru var ‘Bilimde bir sey ya vardir ya da yoktur.Eger bir kirlilik, zehirlenme, sizma ya da taskin gibi bir olasilik varsa, o zaman risk de olusmaz mi? Peki, biz yillar boyunca bu riskle yasamaya mecbur muyuz?’ Ama, köylülerin en çok içerledikleri sey, dediklerine göre devletin hiçbir görevlisinin kendilerini görmeye, bilgilendirmeye, onlari bekleyen tehlikeleri ya da firsatlari anlatmaya gelmemis olmasi. Bir istekleri var devletten: ‘Devletimiz buraya etüd çalismasi yapmak üzere bir grup bilim adami göndersin. Köylerimizin devletimize katkisi hesaplansin, bugüne kadar tarimdan elde ettiklerimiz, ödedigimiz vergiler, yarattigimiz katma deger ve bundan sonra kazandiracaklarimiz. Eger burada çalistirilan altin madenin sekiz yilda kazandiracagindan azsa, biz tüm dünyadan gereken parayi toplar devletimize veririz.’

Civardaki köylerde teknolojik tarim yapiliyor. En büyük gelir kaynaklari zeytin. Profesör bundan 50 yil önce zeytinin yagini çikarmak için kocaman degirmen tasini kol gücüyle çevirdiklerini, yillar geçtikçe bu ilkel yöntemlerin yerlerini yeni ve teknolojik yöntemlere biraktigini söylüyor. ‘Simdi’ diyor Profesör, ‘Makinenin bir ucundan zeytini atiyoruz, öbür ucundan yagi çikiyor. Bu maden de binlerce yildir bu topraklarin altinda bekliyor. Acaba, zararsiz bir yöntem bulunana kadar biraz daha beklese olmaz mi?’

TARTISILAN MADEN

Bergama’daki madenle ilgili birçok tartisilan nokta var. Bunlardan ilki, bölgedeki deprem riski. Kimi bilim insanlari, Dikili-Bergama arasinda, Kaynarca fayinin bulundugunu ve olasi bir deprem sonrasinda atik havuzu tabaninda ya da yan duvarlarinda olusacak bir çatlagin tonlarca siyanürün ve agir metal yüklü atigin yeralti sularina karisacagini belirtiyorlar. 1939’da bölgede yasanmis siddetli depremin yinelecegi korkusuna karsilik, Prof. Dr. Aykut Barka ve arkadaslarinin raporunda, Bergama Grabeni’nin kontrol edildigi fay sistemlerinin en az Halosen’den beri aktif olmadigi ve dolayisiyla madendeki atik barajini tehlikeye sokacak önemli bir deprem olusturma potansiyelinin bulunmadigi anlatiliyor. Ayrica raporda, atik havuzunun deprem sirasinda 0,6 g yer ivmesine dayanacak saglamlikta insa edildigi belirtiliyor. Yine rapora göre, havuzun etkilenmesi ancak bu düzeyin üstündeki katastrofik bir depremin etkisiyle olabilir. ‘Bu durumda atik havuzundaki hasarin, insanlar ve diger canlilar üzerindeki dolayli etkisi, depremin yaratacagi dogrudan etkinin yaninda ihmal edilebilir.’ deniyor.

Tartismanin diger ayagini atik baraji olusturuyor. Bu konudaki bir görüse göre, atik havuzuna serilen plastik örtünün geçirimsizligi tartisilmali. Kaynakla birlestirilen örtüde delik ve yirtilma olmasinin kaçinilmaz oldugunu söyleyenler, örtüde bir sizdirma olmasi durumunda, havuzda depolanan ve birincil derecede kirletici olan siyanür ve agir metallerin yeralti sularina sizma olasiligi çok büyük. Bu görüse karsi olanlarsa, havuzun insasinin DSI kontrolünde gerçeklestirildigini ve havuzda kullanilan kil astarin geçirimsizliginin 0.00000007 ve plastik örtünün geçirimsizliginin de 0.0000000001 oldugunu söylüyorlar. Ayrica, bütün bunlara karsin bir sizdirma olmasi durumundaysa, atik havuzuna gönderilmeden önce de bir aritmanin yapildigini ve siyanürün siyanata ve metal iyonlarinin da metal tuzlarina çevrilerek kararli hale getirildigi için herhangi bir ciddi tehlike yaratmayacagini da ekliyorlar. Bunun yaninda, siyanürün atik havuzuna <0.1 mg/l olarak bosaltilmasi ve dogal bozunma süreçleriyle tamamen ayrismasi sonucu , serbest siyanürün toksik etkisinin ortadan kalktigi görüsünü de savunuyorlar.

Tartisilan kimyasal madde yalnizca siyanür degil elbette. Madendeki kayaçlarin yapisi içinde bulunan 2500 ton arsenik, 1500ton antimuan, 600ton kursun ve yaklasik ayni miktarda civa,çinko ve kadmiyum aktif hale geçecegini söyleyen bilim adamlari, özellikle arsenigin çok ciddi saglik sorunlari yaratabilecegini söylüyorlar. 1993’te Dünya Saglik Örgütü’nün belirledigi, içme suyunda bulunabilecek arsenik derisimi 0.01mg/l. Buna karsilik, diger görüs, madende islenen cevherdeki toplam agir metal içeriginin benzer bir madendekine oranla çok daha düsük oldugu yolunda. Madenin güvenli oldugunu savunanlar ayrica, cevherin yüksek alkali özelliginin de metal bilesenlerinin çözünebildigi bir ortam yarattigini vurguluyorlar.

Bunlar uzayip giden tartismalarin bir bölümü, elbette ki her iki tarafinda birbirlerinin söylediklerine verilecek yanitlari hazir.

INTERNETTEN MAKALELER

Ekonomi Kurtulacak çünkü;"Bizde Altin Bol"

Basbakan sayin Bülent Ecevit'in büyük bir müjde verir gibi söyledigi bu mealdeki sözler, konunun ayrintilarini bilmeyenler veya buna aldirmayanlar için kuskusuz çok iç ferahlatici sözlerdi en azindan. Tabii degerli medyamizi dikkatle izleyenler, bu sözlerden önce yazili ve görsel basinimizin harita ve arastirmalarini da gözden kaçirmamislardi. Dogrusu bu küçücük bir ayrinti ama bilirsiniz; gerçekler ayrintilarda gizlidir.
Haydi hep beraber bu ayrintilara bir kez daha göz atalim, "Al gözüm, seyreyle Salih" misali...
Insanin onunla tanismasi, 8 bin yil geriye dayaniyor. Bir zamanlar elde edilisi kimyasal bir çaba gerektirmediginden, belki de insanoglunun metalik alet yapiminda kullandigi ilk malzeme olan altin konsantrasyonunun tonda 1 grama ulastigi yerler günümüzde "altin rezervi" sayiliyor.
Günümüzde dünya üretimi yilda bin 600 ila iki bin 200 ton arasinda degisiyor. Bunun sadece 150-200 tonu teknolojik amaçli kaplamacilikta ve birkaç kilogrami da ilaç yapiminda kullaniliyor. Her yil milli bankalarin stoklarina ve özel kasalara giren miktar ise, 75-100 ton civarinda. Kisaca yillik altin üretiminin yüzde 85'i taki ve ziynet esyasina dönüsmekte. Dünyada bu güne kadar çikarilmis ve insanoglunun elinde bulunan altinin toplam miktari 200 bin tonu bulmakta. Bunun 6 bin tonu (yani yüzde 3'ü) Türkiye'de.
Insanoglu hesabini kolay kolay veremeyecek
Insanoglu yüzde 90'ini bir zenginlik nisanesi, bir süs esyasi ve savas durumlarinda bir emniyet sübabi olarak kullandigi altin ugruna her yil yarim milyar ton topragi ve kayayi 600 milyon kilogram siyanüre bulayip, tabiatin orta yerine birakivermenin hesabini kolay kolay veremeyecek. Çünkü su anda insanoglunun elinde mevcut metalik altin (sadece teknolojik amaçli tüketilse) dünyaya bin-bin 500 yil yetecek düzeyde.
O halde neden üretiliyor? Tamamen spekülatif amaçli!.. Devlet olarak bastiginiz paraya karsi altin stoklamak geregini duyuyorsaniz, banknotlarinizin degerini savas durumunda garantiye almak istiyorsunuz demektir. Bu açidan bakildiginda altin, bir savas körükleyicisidir. Baris altina yaramamaktadir. Altin, pariltisini biraz da kana borçludur.
Altin iyi-kötü dünyanin her yerinde vardir. Burada önemli olan, kayaç içindeki altinin tonda kaç gram oldugu degil bu isin politik açidan hangi ülkede yapilabilecegidir.
Sayilari günümüzde 600'ü asan çokuluslu altin sirketlerini doguran ana firmalarin sayisi 10'u geçmez. Ülkelerinde de sevilmezler. Aslinda madenci olmadiklari halde maden yasalarinin sagladigi kolayliklardan yararlanmak için, tüm dünyada madenci postuna bürünerek gezen bu çokuluslu tekellerin sermayedar ülkeleri ABD, Kanada, Avustralya ve Güney Afrika Cumhuriyeti.
Bu, dört türev ülkeyi yaratan Avrupa'nin üç kabadayisi Ingiltere, Almanya ve Fransa da, dünya altin pastasindan paylarini elbette almaktalar. Dünyada altin çikararak zengin olmus hiçbir ülke yok! Çokuluslu altin tekelleri eliyle topraklarinda altin üretimi yapilan 30 ülke var. Sayalim: Papua-Yeni Gine, Guyana, Etiopya, Gana, Gine, Mali, Fildisi Sahili, Mozambik, Namibya, Sudan, Zaire, Zambiya, Zimbabve, Hindistan, Endonezya, Malezya, Filipinler, Fiji, Kosta Rika, Dominik Cumhuriyeti, El Salvador, Honduras, Nikaragua, Brezilya, Arjantin, Bolivya, ªili, Kolombiya, Ekvator, Venezuela.
Muz Cumhuriyetindeki altin tükenmeye yüz tutunca, çokuluslu altin tekelleri, Kuzey Yarimküre'nin eski dünya'sinda da eski aliskanliklari sürdürüp, demokrasi ve insan haklarinin topalladigi, hukukun üstünlügü ilkesinin askiya alinabildigi ve keyfiligin hüküm sürdügü ülkeler aramaya koyuldular.
Bizde de, 1984 yilinda çikarilan 3213 sayili, "Maden Tesvik Yasasi", 1986 yilinda çikarilan, "Yabanci Sermayeyi Tesvik Yasasi" ile pekistirildi ve bu hukuksal alt yapi 1567 sayili, "Türk Parasinin Kiymetini Koruma Kanunu" ile bütünlestirilince pek becerikli bir ebe çikti ortaya!
Bu ebenin ellerine tam 24 bebek doguverdi; yüzde 100 yabanci sermayeli 24 adet 'Türk sirketi' ve çok kisa zaman içinde bunlara 580 adet arama, 170 ön isletme ve 17 adet isletme ruhsati verildi. Çokuluslu (daha dogrusu, ulussuz) bu altin sirketlerine tahsis edilen arazi yaklasik 58 bin km2 tutmakta. Maden ruhsatlarinin mülkiyet tapularindan daha üstün ve istimlak yetkisiyle donatilmis oldugu göz önünde bulundurulursa, su soruyu sormak gerekmez mi: Bu imtiyaz sözleºmeleri ikinci Sevr Anlasmasi degilse, nedir?
Devlet elini sicak sudan soguk suya sokmadan
Oysa ne büyük 'vizyonlari' vardi bu ruhsat ve izinleri verenlerin... Ilk olarak, çokuluslu altin tekellerinin bu ülkede her istedikleri yeri esmelerine, kirletmelerine, yeralti zenginliklerinin keyfini çikarmalarina göz yumulacak, ama bu vesile ile, nedenli misafirperver bir yatirim ülkesi oldugumuz yedi düvelin yabanci sermayesine ilanen duyurulmakla kalmayip, bilfiil ispat etmis olacak.
Ayrica devletimiz, elini sicak sudan soguk suya sokmadan oturdugu yerden para kazanacakti. Çikarilan altinin yüzde 90'indan fazlasini götüreceklerdi. Ama yine de hiç olmazsa görünürde yüzde 5'i madencilik fonuna, yüzde 5'i de yerel yönetimlere vergi olarak birakilacakti.
Üstelik bu çokuluslu yabanci sirketler, altini arayip bulmak (jeoloji), çikarma (madencilik), cevheri iºletme (kimyasal metalurji), siyanür aritma (avutma) ve siyanürlü çamur depolama (pislik) konusundaki 'yüksek teknolojilerini' ülkemize transfer edeceklerdi. Dahasi, bu sirketler ülkemizin bilmem kaç insanina is ve as saglayacaklardi. Gerçi bu istihdamlarin en uzun ömürlüsü tas çatlasa on yil olacakti, ama bu da hiç yoktan iyiydi.
"Vizyon sahipleri" yukaridaki getiri hesaplarini yaptilar. Götürü hesaplarini yapmak ise "Türkiye'nin altin çagina girmesini istemeyenler" in payina düstü.
Iki bacagi ile futbol oynayan Jardel'in sadece bir bacagi bile degil
Simdi de "Istemezükçüler" hangi zenginlikleri tepiyor, bir görelim:
Tuprag Sirketi: Balikesir-Havran'in Küçükdere madeninde 6 yil boyunca her yil 1.3 ton, Eskisehir-Kaymaz'in Sivrihisar madeninde 8 yil boyunca her yil 0.7 ton;
Eurogold Sirketi: Gümüshane-Mastra madeninde 10 yil boyunca her yil 1.5 ton, Bergama-Ovacik madeninde 8 yil boyunca her yil 2.8 ton;
Cominco Sirketi: Artvin-Cerattepe madeninde 10 yil boyunca her yil 1.2 ton altin çikarilacakti.
Hepsi ne ediyor? Yilda 7.5 ton

Bugünkü degerden ne tutar? ˜70 milyon dolar Sirket beyanlarina göre üretim maliyetleri ne kadar? ˜53 milyon dolar Net kar ne? ˜17 milyon dolar Maden kanunu 15. maddesine göre Türkiye'ye birakacaklari servet (!) ne tutuyor? 1.7 milyon dolar Jardel'in transfer ücreti neydi? 28 milyon dolar
(Son sorunun yeri degildi, ama aklimiza geldi soruverdik!)
Evet, bu bes maden ayni anda faaliyete geçerse, her yil ulusal bütçemize yapacaklari katki ile ne alabiliyoruz, gördünüz mü? Iki bacagi ile futbol oynayan Jardel'in sadece bir bacagi bile degil. Üstelik adam keyfine göre cani isterse oynuyor, istemeze de ortadan kayboluyor. Ve sen uluslararasi futbol camiasi nezdinde hiçbir sey yapamiyorsun! Bu da isin bir baska acitan yani!
Neyse ki devlet büyüklerimiz bu durumu zamaninda fark edip 580 arama ruhsatinin 170 adedini ön-isletme ruhsatina çevirdiler. Bu ruhsat ve izinleri imzalayan siyasiler ve bürokratlar nasil oldu da ülkemizin bu yolla zenginlesecegine inandilar veya ikna edildiler, anlamak kolay degil!
TU Berlin International Dergisi'nin Mayis 97 sayisinda yayinlanan madenci sekiz bilim adaminin ortak makalesinden bir alinti da bu sirada iyi olacak;
"Gelismekte olan ülkelerin altin madenciliginden beklentileri hüsranla sonuçlanmaktadir. Çünkü gerek madeni islemek için kurulacak olan sinai tesisinin ilk yatirim giderleri, gerekse isletme sarf malzemeleri (özellikle siyanür) için ödenen döviz miktari ülkeye kalacak altinin döviz getirisi ile bas basa gelir." Kisaca, bu sinai faaliyetten ev sahibi ülkeye bir tek sey kalir. Zehirli proses atiklar!
Hem sonra altin sirketlerinin siyanür üreticisi sirketlerle olan ortakliklarini unutmamak gerek. Bu piyon sirketlerin arkasindaki büyük patronlarin kasasina giren kardan altinin payi azalirsa, siyanürün payi artar. Bu sirketleri barindiran sermaye semsiyesi altinda ayrica uranyum üreticileri, nükleer enerji sirketleri ve nükleer atik tüccarlari da var. Günümüzde nükleer ve zehirli kimyasal atiklarin bertaraf edilmesi, gelismis sanayilerin basindaki en büyük dert. Bu nedenle, atik barajlari insa eden, yer kabugunda galeriler oyan, büyük çukurlar açan altin sirketleri, nükleer atikçi sirketler için en çok degerli birer ortak ve bulunmaz birer nimet olmuyor mu?
Ülkemizin durumuna bir de bu açidan göz atalim
Bin yildir madencilik yapilmis Anadolu daglarinda su anda terk edilmis yüzlerce kilometrelik galeriler ve tüneller var. Çogunlukla insan yerlesiminden uzak bu yerler, Batili atik tüccarlarinin agzini sulandirmakta. Kus uçmaz kervan geçmez daglarimizin önemli bir bölümünü ruhsat alani olarak bu yabancilara emanet ettik. "Teknik malzeme" ya da "kimyasal madde" adi altinda bu sondaj bölgelerine neyin nakledildigini denetleyecek hiçbir kontrol mekanizmamiz yok. Örnegin, Eurogold sirketinin 19,20 ve 21 Subat 1998'de 3 tonunu kaçak olarak kullandigi 21 ton siyanürü ne zaman ve nereden gizlice getirdigini görünüse bakilirsa hiçbir resmi makam bilmiyor!

Altin madenciliginde siyanüre bulanmis ve binlerce ton aktif agir metal içeren çamurun depolanmasi için isletmenin bulundugu yerde atik baraji yapilmasi, yani yüzlerce ve bazen binlerce dönüm alanin üstü açik bir tehlikeli atik deposu olarak kullanilmasi, hem mühendislik etigine, hem de akla, mantiga ve insanlarin yasam hakkina aykiri.
Çokuluslu altin tekellerine Türkiye'de lobicilik yapanlar, Türkçe'nin inceliklerinden de yararlanmayi ihmal etmediler. "Madenler bulunduklari yerde çikarilir ve isletilirler" gibi sözlerle kamuoyunu yaniltmaya çalistilar. Konuya yabanci bir siyasetçi, bir bürokrat ya da sokaktaki adam maden isletmesi ile kimyasal-metalurji isletmesinin farkini nereden bilsin? Altin cevherini buldugun yerde maden isletmesi kur, siyanürlü su ile ögüttügün cevheri bir açik hava kimya fabrikasinda düpedüz bir hidrometalurjik isleme tabi tut, sonra da "Ben kendi proses atigimi kendim bertaraf edecegim." deyip siyanür ve siyanürün türevlerini içeren zehirli atigi hemen oracikta topragi oyarak insa ettigin baraja, yani üstü açik zararli atik deposuna gönder! Bunun neresi "Entegre madencilik"?
Bu ülkede her sanayici ürettigi zararli atigi bir plastik folyoya sarmalayip bahçesine gömme hakkina sahip mi?
"Amerika'da nasil yapiliyorsa, Türkiye'de de öyle yapilacaktir" demek hangi gelismisligin ölçüsüdür? ABD'de halen geçerli olan Maden Kanunu, 1872 yilinda özellikle altin kazicilarin siyasi baskisiyla ve "Vahsi Bati'nin" yerlesime açilmasini saglamak için baskan S. Grant döneminde çikarilmis bir yasa. Science and Technology dergisi, "Altina hücum ülkeyi kirletiyor." diye yaziyor; Oregon Eyaleti Dogal Kaynaklar Konseyi, "Siyanür madenciligi, kirletilmis çevreyi temizlemek için gelecekte süper paralar harcamayi gerektirecektir." saptamasinda bulunuyor ve Senatör Dole Bumpers, "1872 yasasi, çagi geçmis kötü bir yasadir ve degistirilmelidir." diyor. Su anda kanun degisikligi teklifi Amerikan Senatosu'na gelmis olup, baskan Clinton'un önündedir. ABD Çevre Koruma Ajansi EPA'nin 1992'de yayinladigi veriler, bu ülkede bulunan 900'ü askin siyanür barajindan 800'ünün sizinti yaptigini ortaya koymakta.
Bir de çevre degerlerinin görünenleri var; Örnegin Balikesir'in Havran ilçesinde, Kaz Daglari ile Madra Daglari'nin ortasinda yer alan ve "Zeytin Denizi" olarak bilinen vadide siyanürlü atik baraji yapmak için 300.000 zeytin agacini kesme fikri hangi saglikli beyinden çikabilir? Unutmamak gerekir ki bir agacin fonksiyonel degeri, ilgili literatürde tomruk bedelinin 2.000 kati olarak verilmekte!
Risklerle dolu siyanürlü altin üretiminin yol açacagi kesin zararlar ve muhtemel kazalar sonucu neyi kaybettigimizi nasil bilecegiz? Ve kaybettiklerimizi hangi kriterlere göre fiyatlandiracagiz?
Çanakkale-Izmir karayoluna sadece 50 metre mesafedeki Ovacik köyüne, Mastra ve Mescitli'nin sarp kayaliklarina veya Artvin'in uçurumlu yollarindan Cerattepe'ye 8-10 yil boyunca her hafta 10 ton siyanür ve kükürtdioksit tasiyan kamyon ve tankerlerin, trafigi malum bu ülkede kaza yapmayacaklarinin garantisi nedir?
Resmi agizlar, isletilmesi düsünülen madenlerin rezerv miktarlarina ve terörüne iliskin tüm rakamlari çokuluslu sirketlerin verilerinden almakta. Yani baska bir deyisle, altin üretiminden Türkiye'ye vergi olarak birakilacak payin miktari bu sirketlerin beyanina ve vicdanina kaliyor! Götüreceginin yaninda getireceginin sözü edilmeyecek bu altin macerasi ugruna kaç il ve ilçeyi insaniyla, topragiyla, ormani ve canlisiyla feda etmeye haziriz?
Atik baraji konusunda gözden kaçirilan en önemli noktalardan biri de, siyanürlü çamur barajlarinin stratejik birer hedef teskil etmeleri. Yilda en az 100 bin metreküp taze su gereksinimi olan altin isletmeleri ya taban suyunun bol bulundugu yerlerde ya da akarsu kenarlarinda planlanmakta. Bu üstü açik zararli atik depolarinin askeri veya para-militer hedef olmalari durumunda, kentlerin içme suyundan mahrum kalmasi ve bu akarsularin ulastigi tarim alanlarinin yillarca elden çikmasi, tamiri ve tazmini mümkün olmayacak felaketler demek. Ulusal varliklarimizi, yer alti ve yer üstü zenginliklerimizi biz düsünmezsek, elin siyanürcüsü düsünür mü?
Çok uluslu altin tekellerinin getirecegi "Ileri teknoloji"
Zaten eski çaglardan beri altinin nerelerde çikarildigi biliniyor, gider orayi desersiniz.
Bakin, Balikesir-Havran'in antik adi "Auralina" dir; altin ülkesi anlamina gelir. Bergama'da çok eski çaglardan beri altin çikarilmis. Ünlü "Altin post" efsanesi Artvin daglarinda geçer. Gümüshane'nin zaten adi üstünde... Bunlar sir degil. Bütün olay, sik sondajlarla cevher yataginin iyice netlesmesi. Günümüzde böyle bir olayin masrafi 1-2 milyon dolar civarinda. Esas sorun, arama kademesinde böyle bir finansmani seferber edecek yatirimcinizin olup olmamasi.
Güney Afrika'da ve Avustralya'da isletilmekte olan altin madenlerinin pek çogunda 4 bin metrenin altina inilmekte. Bin metreyi geçtiginizde kayalar el degmeyecek kadar isinir. Bu tür ocaklarda uygulanan maden çikarma yöntemleri ve sogutma sistemleri gerçekten ileri teknoloji gerektirmekte. Oysa, ülkemize gelen yabanci sirketlerin inecekleri en derin nokta 184 metredir. Bir gökdelen insaatinda 70-80 metre temel kazildigi göz önünde tutulursa, burada yapmak istediklerinin madencilik degil, dozer operatörlügü oldugu söylenebilir.
Çokuluslu altin tekellerinin siyanürlü çözümlendirme tesisi kurma konusundaki bilgi, beceri ve teknolojilerini de ülkemiz mühendislerine "kaptirma" niyetleri yok gibi gözüküyor. Aksi halde hiçbir özelligi olmayan çelikten mamul ve Türkiye'deki pek çok sanayi çarsisinda imal edilebilecek nitelikteki siyanür tanklarini yurt disinda yaptirmazlardi. Nakliye masrafi imalat masrafindan daha yüksek olan bu tanklarin tek özelligi, karistirici pervanelerinin lateks kapli olmasi. Konveyörlerinden ögütücülerine kadar, tesisin her parçasi yurt disindan getirildi.


Peki,hal böyleyken biz hala neyi tartisiyoruz öyleyse!..


KAYNAKLAR

• Bilim Ve Teknik Dergisi Sayi 412 Mart 2002

• Türk Tabipler Birligi Web Sayfasi


Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat | Resimleri Gizle