Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat |
Resimleri Göster
Siyanürle altın çıkarılması
Açıklama: Neden bu altın tutkusu?
Kategori: Çevre
Eklenme Tarihi: 19 Eylül 2013
Geçerli Tarih: 20 Nisan 2026, 00:57
Site: Görele Sol Platformu
URL: https://www.gorelesol.com/haber_detay.asp?haberID=15522
Siyanürle altin çikarilmasi
NEDEN BU ALTIN TUTKUSU?

Altin, oldukça iyi fiziksel ve kimyasal
özelliklere sahip bir metal. Hava ve sudan etkilenmediginden yillarca
kararmadan, oksitlenmeden kalabiliyor, dövülmeye ve haddelenmeye çok elverisli
olan altin, kolayca islenebildigi için özellikle süs esyalarinda ve takilarda
tercih ediliyor. Altinin böylesine popüler olmasinin diger nedenleri de
sülfürlenmeye ve oksitlenmeye karsi direnci, korozyon direnci, iyonlasma
serbestisi, diger metallerle kolay alasim yapabilmesi, yüksek elektrik ve isi
iletkenligi.
Her ne kadar, oksijenle, kükürtle ya da kuru halojenlerle
tepkimeye girmese de, tepkimeye girdigi diger elementlerle yaptigi alasimlar
nedeniyle hep alisik oldugumuz sari renginin disinda baska renklerle de
karsimiza çikiyor. Bu kadar özelliginin içinde bir tanesi var ki, onu bu kadar
çekici kilan da bu: dogada oldukça az miktarda, ama neredeyse katisiksiz halde
bulunmasi.
Altini öteki metallerden ayiran diger önemli bir özellik;
baska hiç bir
metalin üretilen kütle göz önüne alindiginda ardinda bu kadar
çok ve bu
kadar zehirli bir çevresel yük birakmamasidir.
ALTIN NEREDE
BULUNUR?
Dünyadaki altin stogunun yaklasik 75000 ton olmasina karsin, her
geçen gün yeni madenler araniyor. Örnegin, 1980-1992 arasinda dünya altin
üretimi iki kat artmis. Altina olan talep bu derece yüksek oldugu için,
ülkemizde de 1986’dan beri altin aramalari yogunlasti.
Türkiye’deki altin
yataklari, alti grupta toplaniyor. Altin içeren masif sülfit yataklari bunlardan
ilki. Denizaltinda olusmus volkanik kayaçlarla birlikte bulunan bu tür
yataklarda bakir, kursun ve çinko üretimi esas. Bu arada bir yan ürün olarak da
altin elde edilebiliyor. Ancak bu, bakirin elektrolizle saflastirilmasiyla
mümkün olabiliyor.
Epitermal yataklarsa, günümüzde ya da yakin geçmiste
etkin olmus sicak su kaynaklarina bagli olarak, çöküntü alanlarinda ve çatlakli
bölgelerde degisiklige ugramis ya da parçalanmis kayaçlar içinde kuvarsli
damarlar, agsi damarcikli zonlar ya da saçinimlar olarak bulunuyorlar. Altinli
kuvars damarlarinda , altin genellikle gözle görülebilir boyutta. Agsi
damarcikli ve saçilmis taneli yataklarda ise, bes mikron gibi çok küçük boyutta
bulunuyor. Gözle görülemedigi için, bu yataklarda altinin bulunmasi da zor
oluyor.Bu tür yataklarin aranmasinda sicak su kaynaklarinin oldugu alanlar ve
eski civa ve antimuan isletmelerinin yakinlari öncelikli bölgeler olarak
görülüyor.
Bir diger yatak türüyse, ultramafik kayaçlarla iliskili
olanlar.Bu tür kayaçlar içinde civa, arsenik, kobalt, nikel ve altin
cevherlesmesi bulunuyor. Altin 10-50 mikron boyutunda ince taneler halinde ve
damarda dagilimi oldukça düzensiz.
Altin içeren skarnlar da altin
yataklarindan. Skarnlar, yerkabugunun derinliklerine sokulum yapmis magmatik
kayaçlarla, kireçtasi ya da dolomit gibi karbonatli kayaçlarin dokanaklarindaki
baskalasim kusaklarinda bulunuyorlar. Bakirca zengin olan yataklarda, altin
üretilebilir düzeye ulasabiliyor.
Güncel plaser altin yataklari, kumlar
ve çakillar içinde genellikle akarsu havzalarinda bulunuyor. Bunlar aslinda
kovboy filmlerinde görmeye aliskin oldugumuz sahnelerin gerçeklestigi yataklar.
Altinin boyutlari, mikronlardan yumruk büyüklügüne kadar degisebilir. Ayrica
yatak içindeki altin dagilimi da düzensizdir.
Sonuncusuysa, altin içeren
porfiri yataklari. Bu yataklardan da altin, bakirin yan ürünü olarak elde
ediliyor. Ancak, ülkemizdeki porfiri bakir yataklari çok düsük bakir tenörlü
oldugundan günümüz kosullarinda bu yataklardan altin elde etmek pek karli degil.
REZERV VE POTANSIYEL
Altinin yer kabugundaki ortalama dagilimi
0.0048 gram/ton mertebesinde olup, bu konsantrasyonun tonda 1.5 gram degerini
astigi yerler “altin rezervi" olarak tanimlanir. Su anda çikarilmis, islenmis
veya stoklanmis altinin dünyadaki toplam miktari 200.000 tondur. Su anda insan
oglunun elinde mevcut metalik altin (sadece teknolojik amaçli tüketilse) dünyaya
1000 yil yetecek düzeydedir.
Altinla ilgili tartismalar en basindan,
ülkemizin altin potansiyelinin ne kadar oldugundan basliyor ve daha birçok
noktada devam ediyor. Bilim adamlari, altinla ilgili birçok konuda farkli
görüsler tartisiyor. Elbette bu durum hepimizin kafasini karistiriyor. Bir kismi
Türkiye’nin altin potansiyeli 6500 ton derken, bir kismi bu sayiyi abartili
buluyor. Benzetme modellemesine göre yapilan bir çalisma sonucunda 6500 tona
kadar bir potansiyel tahmin edilebilir diyenlere karsi, bunun ortalama 1500-3000
ton arasi olabilecegini söyleyenler de var.
Gerçekte potansiyel konusu
biraz tartismali olsa da rezerv konusunda hemen hemen görüs birligi saglanmis
durumda. Su anda ülkemizin altin rezervi yani somut olarak MTA verileriyle
yaklasik 300 ton.
ALTIN MADENCILIGI
Maden arama genellikle
pahali bir is; çok miktarda yatirim gerektiriyor. Örnegin, 2-3 yillik bir arama
programi için en az 1 milyon dolardan söz ediliyor. Ayrica, bu tür yatirimlarda
risk faktörü de çok yüksek oldugu için, ülkemizde daha çok yabanci sermaye bu
ise gönüllü. Aramayi yapacak olan sirket ya da kurulusun, öncelikle bir model
olusturmasi gerekiyor. Bu bir benzesim modeli aslinda. Bölgesel ve yerel
ölçeklerde jeolojisi bilinen yataklarin özellikleri, aramanin yapilacagi
bölgeninkiyle karsilastirilarak arama ölçütleri ve yöntemleri saptaniyor. Bu
karsilastirmayi yapmaksa, elbette yeterli bilgi birikimini gerektiriyor. Bunun
yaninda, ülkemizde aramalar sirasinda örneklerin analiz edilebilecegi laboratuar
olanaklarinin kisitli olmasi da, alinan örneklerin uzun sure beklemesine yada
yurt disina gönderilmesine neden oluyor. Bu da degerlendirme islerini
yavaslatiyor.
Altin bulmak bir sorun, çikarmaksa ayri bir sorun. Diyelim
ki bir altin yatagi bulduk. Madendeki altini nasil çikaracagimiz yatagin
özelligine göre degisiyor. Eger 75 mikrondan daha büyük altin tanecikleri söz
konusuysa, gravite zenginlestirme; 44 mikrondan küçükse, bu defa da flotasyon
(yüzdürme) denilen yöntemle altin elde edilmeye çalisiliyor. Gerçi bu büyüklükte
altin kimsenin gözünden kaçmayacagi için, çoktan tükenmis ve artik altin
arayicilari oluklu tavalarini rafa kaldirmislardir.
Günümüzde ise
dünyada en yaygin kullanilan yöntem siyanür liçi. Siyanür liçiyle altin, dogada
bir arada bulundugu diger elementlerden ayristirilabilir. Altinin siyanürde
çözünebildigi ilk olarak 1846’da fark edilmis ve 1887’de düsük tenörlü altin
cevherine siyanürleme yöntemi uygulanmis. Halen dünya altin üretiminde %85 gibi
bir oranda bu yönteme basvuruluyor. Siyanür, ton basina çok düsük miktarlarda
altin barindiran cevherlerden altin elde etmek için kullaniliyor. Bu yöntemle
altin elde edilmesinde, kirma-ögütme, siyanürleme, karbonla tutma, aktif
karbondan siyirma, elektroliz ve atiklarin aritilmasi asamalari izleniyor.
Amalgamasyon yöntemindeyse temel ilke, civa ile çalkalanan altin parçaciklarinin
birbirlerine ve civa kapli bakir levhaya yapismasi. Ancak, oldukça verimsiz olan
bu yöntemde artik uygulanmiyor. Henüz endüstride kullanilmayan, ancak laboratuar
test sonuçlari merakla beklenen baska yöntemlerden de söz ediliyor. Özellikle
siyanür korkusunu bastiracak, siyanürlemeye alternatif olacak bir yöntem, hem
çevreciler hem de üreticilerce dört gözle bekleniyor.
ALTIN
MADENCILIGI VE ÇEVRESEL ETKILERI
Tüm dünyadaki altin madenlerinin
yaklasik %85’inde siyanür liçi yöntemi kullaniliyor. Ancak, bu madenlerin
cografi konumlari birbirinden farkli olabilecegi için alinan önlemler hepsinde
ayni olmayabiliyor. Bununla birlikte, uzmanlara göre yine de ilk asamada dikkat
edilmesi gereken noktalar hemen hemen benzer.
Öncelikle, saglikli bir
çevresel etki degerlendirme raporunun geregi vurgulaniyor. Bu çevresel etkiler
arasinda, yüzey topraginin kaldirilmasi, agaçlarin kesilmesi, olusabilecek
toprak kaymalari, patlatma islemlerinin neden olabilecegi çatlaklanma, tarim
arazilerinin kullanimi, yerlesim alanlarinin tasinmasi, yeralti sularinin
kirlenmesi, flora ve faunanin bozulmasi gibi riskler siralaniyor ve güvenlik
önlemlerinin bu çerçevede olusturulmasi isteniyor. Ayrica, isletme çalismaya
basladiktan sonrada sürekli denetimi saglayacak bir izleme planinin geregine
isaret eden uzmanlar, plani uygulayacak teknik kadrolar yetistirilmesinin,
analizler ve denetimler için gerekli donanimin kurulmasinin sart oldugu
söyleniyor. Ne var ki bütün bunlarin basariyla uygulanmasi bile, maden
çikarilip, isletme kapatildiktan sonra yapilmasi gerekenlerin göz ardi
edilmesine gerekçe degil. Isletme kapatildiktan sonra da sivi ve kati atik
depolama alanlarinin, maden çalismaya baslamadan önceki haline getirilmesi,
yeniden dogaya kazandirilmasi gerektiginin alti çiziliyor.
Bir grup
bilim adami, tüm bu önlemler için gerekli tesisin kurulmasi, üretim süreçlerinin
çevre ve saglik gereklerine uygun gerçeklestirilmesi ve denetimlerin yapilmasi
durumunda bir altin madeninin, ne civarda yasayan insanlara ne de floraya ve
faunaya olumsuz etkisi olacagi görüsünde. Diger bir grupsa ülkemizde denetim
mekanizmasinin her zaman saglikli islemedigini ve küçük bir yanlisin
sonuçlarinin çok agir olabilecegini söylüyor. Ayrica, isletme kapatildiktan,
isletmeci sirket Türkiye’den gittikten sonra, atik depolarinda olusabilecek bir
sizdirma ya da taskinin önlenmesini üstlenecek ve bu duruma müdahale edebilecek
bir yetkili kurum ya da kurulusun bulunamamasi durumunda bunun sorumlulugunu
kimin üstlenecegini de soruyorlar.
ALTIN MADENCILIGI VE HALK
SAGLIGI
Dünyanin hemen her yerinde altin isletmeciliginin gerekliligi
ya da sakincalari tartisiliyor. Bu tartismalarin bir yaninda isletmeye konu olan
yörelerde yasayanlar, bazi bilim insanlari ve sivil toplum insanlari; karsi
yaninda isletmeci sirketler, yine bazi bilim insanlari, bazi siyasetçiler, bir
çok medyaci, az da olsa bazi sivil toplum örgütleri yer aliyor. Isletmelerin
çevre sorunlari yaratma etkisi, dünya ekonomisinde altinin bir meta olarak
degeri, vb belitler bir yana birakildiginda tartismalarin çogun insan sagligi,
daha da dogrusu siyanürün zararlari çevresinde gelistigi görülüyor. Bu, bütün
dünyada oldugu gibi ülkemizde de böyle.
Bir yandan, dikkatler siyanürün
zehirleyici etkisine, çogu zaman toplu kiyimlarda, toplu intiharlarda
kullanilmis olusunun toplumsal bellekte biraktigi olumsuz izlenime de
çagrisimlar yapilarak, çekiliyor; bu tür isletmelerde ne yazik ki sik sik ortaya
kazalarla siyanürlü akiskanlarin çevreye yayilisi ile hayvan ve bitki
topluluklarina verilen zararlar göz önünde yasaniyor; siyanürün insan sagligina
kisa sürede ya da agir agir gelisen öldürücü etkisi tartisiliyor. Bir yandan da,
zehirlenmelerle ölümler içinde siyanürün yok mertebesinde göründügü
istatistikler, siyanürün dogada hizla parçalaniyor olusu, toplumsal yasamimizda
bir çok baska kaynaktan dogaya altin isletmecilerinin saldigindan daha çok
siyanür salinisi, vb olgular karsi belitler olarak ileri sürülüyor.
Oysa,
siyanür bu tür isletmelerde kullanilan biricik kimyasal degil ve siyanürün
yarattigi dogrudan etkileme riskinden daha önemli tehlikenin, siyanürle altin
isletme sürecinin dogal dengede bulunan bir çok mineralin parçalanmasi,
komplekslesmesi, daha tepkir durumda ortaliga salinmasi ya da buna açik bir
biçimde büyük hacimlerle depolanmasi oldugu yeni yeni görülmeye ve arastirilmaya
baslandi.
Elbette bu konuya daha çok egilinmesi yasanan olumsuzluklarin
itkisi ile oluyor. Siyanür ile altin isletmelerinin (daha önceden biniyor olsa
da) kütlesel ve yaygin biçimde ortaya çikmasi 1980’lerde oldu. Bu isletmelerin
bazilarinin çevreye olumsuz etkileri 80’lerin ortalarinda yasanmaya basladi.
80’lerin sonlarina dogru büyük isletmeler için gelismis ülkeler yerine geri
kalmis ülkelerin seçilmeye baslandigi görüldü. 90’larda çevre ile uyumlu
isletmeler öne çikmaya basladi. Altin isletmelerinde çevre ve halk sagligini
gözeten isletmecilik ve kimyasal kullanimi dogrultusunda kurallar, standartlar
ve kodlar ancak simdilerde hazirlanip yayiliyor. Bu arada neler oldugu da yeni
yeni ortaya çikmaya basladi.
1940’a kadar siyanürle islem yapilmis oldugu
bilinen ve 1974’ten bu yana terkedilmis olan Kibris Lefke’deki CMC Madeni ile
ilgili bir arastirma baslattigina deginen Dr Enver Bildir, “Bu konuda henüz
sonuçlanmamis bir çalismam var. Ise giris numaralarina göre siralanan 30 Kasim
1963 tarihli Karadag yer alti madencileri listesini ele alan bu çalisma, henüz
daha isin basinda olmasina ragmen ürkütücü gerçegi gözler önüne sermektedir.
Listedeki 1 numarali isim Ali Kayimzade akciger kanserinden ölmüs, 2 numarali
isçi Hüdaverdi Kasim ise kan kanserinden. Ilk 15 isçiden ölüm nedenlerini
bulabildigim 10 isçinin 6’si kanserden ölmüs. Kanser illetinden kirilan sadece
madenciler olmadilar. Dört bir tarafi maden atiklari ile kirletilen Lefke’de
yasayan insanlarin tümü bu kirlilikten etkilenmis ve etkilenmeye devam ediyor.
Lefke Belediyesi 2000 yili ölüm kayitlarina göre bölgede ölümlerin yarisi kanser
kaynakli.”. bilgisini veriyor.
Dünyanin degisik yerlerinde, tartisilan
yolla yapilan altin isletmelerinin insan sagligina olan olumsuz etkileri üzerine
çok sayida çalisma yapilmis. Örnegin, Kanada Ontario Eyaleti’ndeki altin
isletmelerinde çalisanlar üzerinde, bir kamu kurulusu olan “Workers Compensation
Board” için yapilmis üç ayri arastirmanin sonuçlarina göre bu maden
isletmelerinde çalisanlarin akciger kanserinden ölme riskinin, ayni bölgede
madende çalismayanlara göre %40 daha yüksek oldugu (SMR 140), mide kanseri için
böyle bir iliskinin kurulamadigi, artan kanser riskinin yeraltinda çalisanlarda
ve ayrica sigara içenlerde daha yüksek oldugu, bu risk artisinin arsenik ya da
radon gibi kanser yapici kimyasallardan mi yoksa silisli tozlarin solunmasindan
mi kaynaklandigina iliskin güvenilir veri bulunamadigi
bildirilmektedir.
Altin madenleri çalisanlari arasinda akciger
kanserinden ölme riskinin yüksekligi baska arastirmalarla da belirlenmis. Yine
örnegin, Avustralya’da 14 yil süre ile 1974 madenci üzerinde yapilan çalismada
SMR=140; Güney Afrikali 3971 madenci üzerinde 9 yil süre için yapilan çalismada
SMR=161; ABD Güney Dakota’da Lead Madeni’nde 14 yil için SMR=370; Sovyetler
Birligi’nde 27 yil için RR=7.9 gibi yüksek riskler bulunmustur.
Daha
sonra 2000 Ocak ayi sonundaki kaza ile gündeme gelen Romanya Baia Mare
bölgesindeki madenciligin çevreye yaydigi kursun, arsenik ve sülfürden ötürü,
madenciligin yaygin oldugu Marumares Ilindeki is hastaliklarinin ülke
ortalamasinin iki kati oldugu; 1996’da 248 çalisanin zehirlendigi ve bunlarin
yarisinin Baia Mare’den oldugu; örnegin Phoenix isletmesi çalisanlarinin
%52’sinin kronik hasta olduklari da bildiriliyordu.
Bunlardan ötürü de
tip çevreleri ve hekimler geçmiste, siyanür kullanilarak altin isletmeciligi
tartismalarina etkili bir biçimde katildi, bugün de katilmayi
sürdürüyor.
Çevre Için Hekimler Dernegi, 13 Temmuz 2000’de yayinladigi ve
Bergama-Ovacik isletmesine iliskin TÜBITAK Raporu’nu hazirlayanlari kinadigi bir
basin bülteninde “Siyanür büyük miktarlarda alindigi takdirde koma ve ölüme
neden olan çok zehirli bir maddedir. Uzun süre ve hissedilemeyecek kadar düºük
miktarlarda siyanüre maruz kalan kisilerde ise kan bozukluklari, kalp agrisi,
bas agrisi, solunum güçlükleri, kusma, tiroid bezinde büyüme, yürüme
bozukluklari, görme ve isitme bozukluklari ve diger sinir sistemiyle ilgili
bozukluklara rastlanabilir. Siyanür disinda çevreyi kirletecek agir metallerin
de basta kanser olmak üzere pek çok saglik sorununa neden olduklari
bilinmektedir.” görüsünü açiklamaktadir.
Ege Üniversitesi Tip Fakültesi
Halk Sagligi Anabilim Dali Baskani Prof Dr Fethi Dogan da Izmir’de düzenlenen
bir Sempozyum’da sundugu bildirisinde Bergama-Ovacik Altin Madeni’nin kanser
insidansini kaçinilmaz olarak artirici ve birçok sistemik hastaligin dogmasina
sebep olucu mekanizmasini tartismistir.
TÜBITAK Raporu yayinlandiktan
sonra saglik disiplinleri arasinda da çok tartisildi. Türk Tabipler Birligi,
TTB(2001) de yayinladigi ”Bergama Raporu”nda, TÜBITAK Raporu’nu hazirlayanlarin
arasinda hiç hekim bulunmamasina karsin, siyanür ve atiklarinin insan sagligina
etkisi konusunda ayrintili degerlendirmeler yapilisina dikkat çekildi. TÜBITAK
Raporu’nda, “siyanürün vücutta birikim göstermedigi ve kanserojen olmadigi
vurgulanmakta, yüksek dozda alinmasi durumunda yaratacagi toksik etkilerden
bahsedilmekte, ancak uzun süre düsük doza maruz kalmakla yol açabilecegi çok
sayida saglik sorunundan raporun hiç bir yerinde söz edilmemektedir. Hatta Prof
Orhon, kronik toksisitesi ile ilgili bilgi olmadigini bile söylemektedir. Oysa,
siyanüre uzun süre düºük doz maruziyet, yani bu tesisin siyanür açisindan
yaratabilecegi asil önemli sorun, literatürde yeterince tartisilmistir.” Bu uzun
süreli düsük dozda maruziyete aslinda, siyanür uzmani olarak taninan yayinlarina
bu isletmeleri savunanlarin sik basvurdugu Mudder de; siyanür konusundaki
bilinmeyenleri açiga çikaran ve yalanlara muhalif tavri ile dikkat çeken Moran
da deginiyor.
TTB’nin ayrintili elestiri raporu yayinlandiktan sonra bu kez,
Türk Toksikoloji Dernegi Baskani Prof Dr Ali Esat Karakaya tarafindan bir karsi
rapor hazirlandi ve yayinlandi. Bu rapor, bir yandan Bergama’da altin
isletmeciligine hazirlanan firmanin web sayfasina alindi; bir yandan da
ülkemizde bu tür isletmecilige karsi çikanlarin Almanya’nin ajani oldugu
savlanan bir kitapta uzun bir alinti ile kendisinden yararlanildi. Konunun halk
sagligi ve saglik risklerine iliskin yaninin yeterince anlasilabilmesi için
önce, TTB Raporu’nun ne dediginin incelenmesinde yarar var.
“INSAN SAGLIGINI
ETKILEYEBILECEK UNSURLAR KONUSUNDA TÜRK TABIPLERI BIRLIGI GÖRÜSÜ” baslikli
yayininda, TTB, önce risk kavramina halk sagligi alaninda çalisanlarin nasil
baktigini açikliyor. Onlara göre, “Risk, zarar görme olasiligi olarak
tanimlanabilir. Çevresel kirleticilere bagli olarak ortaya çikan riskler,
kirletici maddenin insan sagligi ve doga üzerinde yarattigi potansiyel tehlike
ile insanin ve toplumun bu maddeyle karsilasma olasiliginin birlikte göz önünde
bulundurulmasiyla degerlendirilebilir. Risk kavrami tehlike kavramiyla
karistirilmamalidir. Risk, bir tehlikenin gerçeklesme olasiliginin toplumsal
düzeyde niceliksel olarak ifade edilmesidir.
Sifir risk diye bir sey söz
konusu degildir. Yani tehlike yaratan bir etken, toplumla karsilasma sansi
oldugu sürece risk olusturur ve ancak riskin (etkenin yarattigi tehlike düzeyine
ve bu karsilasma sansinin az ya da çok olmasina bagli olarak) az ya da çok
olmasindan söz edilebilir. Buradan yola çikilarak da toplumda kabul edilebilecek
risk düzeyinden söz edilebilir. Bu düzey Bati ülkelerinde genellikle milyonda
bir düzeyinin altidir.
Sifir riskin söz konusu olmadigi göz önünde
bulundurularak her zaman koruma ilkesi (önlem ilkesi) isletilmelidir. Yani
toplum üzerinde saglik yönünden tehlike yaratan bir etkenin yaratacagi risk,
etkene maruziyet olasiligi mümkün olan en düsük düzeye dek azaltilarak (olasi
ise maruziyet tümüyle ortadan kaldirilarak) en düsük düzeye çekilmelidir.
Öte
yandan tehlikesiz olarak bilinen bir çok maddenin saglik üzerinde zararli etkisi
olabilecegi de unutulmamalidir. Toksisitesi zayif ve maruziyet olasiligi düsük
bir maddenin zararli etkilerini ortaya koymak son derece zordur. Bir etkenin
zararli etkisi esas olarak epidemiyolojik arastirmalarla ortaya konur. Ancak
risk degerlendirmesinin birinci asamasi olan tehlikeli etkenin saptanmasi çok
uzun zaman alabilir. Örnegin kanserojen oldugundan süphe edilen bir maddenin
etkisini görmek için 5-15 yil beklemek gerekir.
Riski yüksek maddelerin
saglik üzerine zararli etkileri gerek mesleki maruziyetler nedeniyle, gerekse
kazalardan sonra yapilan arastirmalarla ortaya konmustur. Günümüzde çevresel
risklerin ortaya konulmasinda zaman seri analizleri ve ekolojik arastirma
yöntemleri de kullanilmaktadir. Hayvan deneyleri de zararli etkiyi ortaya koymak
için kullanilan bir diger yöntemdir.
Çevreye bagli risklerin
degerlendirilmesinde düsük dozlara bagli risklerin saptanmasi da güçlükler
gösterir. Ayrica maruziyetin tanimlanmasinda kisisel faktörler de çevresel
faktörler kadar önem tasir. Ayni dozda maruziyetin olusturacagi sonuç yas ve
cinsiyete göre büyük farklar gösterebilir. Çocuklar, yaslilar, hamileler gibi
özel risk gruplari tanimlanir.
Bu arada maruziyetin birikici olmasi, yani
kümülatif maruziyet de önem tasir. Çok düsük bir düzeyde kirleticiye çok uzun
yillar boyunca maruz kalmak, bazen daha yüksek dozda ama çok kisa süreli
maruziyetlere göre çok daha ciddi bir risk olusturabilir. Maruziyetin
kaynagindan insanda toksik etki olusmasina kadar geçilen ve incelenmesi gereken
çok sayida etap vardir. Bunlar arasinda kaynagin kendisi, ortamda tasinmasi,
baska maddelere dönüsümü, çevrede birikimi, vücut tarafindan alinabilecek doz
miktari, temas sekli, alinan doz miktari, biyolojik olarak etkili doz miktari,
hastaligin erken belirtileri ve hastaligin ortaya çikmasi
sayilabilir.
Çevresel kirleticilerin olusturdugu saglik riskleri, bu tanim ve
ölçütlerden de anlasilabildigi gibi, son derece fazla sayida faktörle iliskili
ve karmasik bir konudur. Kirletici maddeler için tanimlanan esik degerler,
riskin varligi ya da yoklugunun ortaya konmasi için tek baslarina hiç bir anlam
tasimazlar.
Esik deger genellikle herhangi bir islem sonucu ortaya çikan, ya
da dogada kendiliginden bulunan kirleticilerin ortamda bulunan ve toplum için
(ya da çesitli insan topluluklari için) zararli olmayacagi varsayilan miktarini
gösterir. Esik degerler toplum için ya da isyeri ortami için degisiklikler
gösterir. Genellikle zaman içinde maruziyetin yarattigi saglik sorunlarinin daha
iyi tanimlanmasi ve maruziyeti azaltici önlemlerin gelismesiyle de esik degerler
düsürülür. Çesitli ülkelerde çesitli kirleticiler için çok farkli esik degerler
verilmesi de bu degerlerin bilimsel olarak saptanmis ve risk olusturmayan bir
düzey olmaktan çok, ekonomik ve benzeri nedenlerle saptanan ve degistirilen,
yani çevre sagligindan çok çevre yönetimi disiplinini ilgilendiren bir düzey
oldugunu düsündürür.
Ayrica günümüzde insan sagligi ve çevre için ileri
derecede risk olusturan pek çok maddenin, özellikle de kanserojen, mutajen ve
teratojen etkilere sahip maddelerin esik degeri "0" olarak kabul edilmeye
baslanmistir. Radyasyon bunlarin içinde en iyi bilinen örnektir.
Kisaca bir
kirleticinin esik degeri, yani ortamda izin verilen en yüksek bulunma miktari o
düzeyin bütünüyle güvenli oldugunu ve hiç bir risk olusturmadigini degil, sadece
bu düzeyin hiç bir sekilde asilmamasi gerektigini gösterir. Kaldi ki yukarida da
belirtmeye çalistigimiz gibi maruz kalinan düzey maruziyetin yaratacagi riskin
saptanmasinda göz önünde bulundurulacak faktörlerden sadece bir tanesidir. Risk
degerlendirilmesinde bu bilimsel ilkelerden hareket edilmesi
zorunludur.”
Prof Karakaya’nin Raporu(2001)’nda da, hem Tübitak ve hem de
TTB Raporlari ele alinip kiyaslandi. Karakaya’nin Raporu’ndaki bu kiyaslamanin
Tübitak Raporu’na iliskin övgülerine asagida ayrica deginmek üzere simdilik
yalnizca TTB Raporu elestirisine deginelim. Karakaya, TTB Raporu’nu öncelikle
yazarlarinin toksikolog olmayislarindan ötürü yerden yere vuruyor. Bu arada,
aralarinda bir pratisyen hekim bile bulunmayan bir kurulun hazirladigi Tübitak
Raporu’nun, hem de hukukçu yazarin elinden çikmis olan halk sagligi
degerlendirmelerini ise yere göge koyamiyor. Karakaya, yukariya alintilanan risk
kavrami üzerine degerlendirmelere pek deginmiyor. Deginmiyor ama, günlük
alinabilecek siyanür miktari ile ilgili esik deger kavrami ve bunun belirlenisi
ile ilgili ayrintili bilgiler verip, TTB Raporu’nun yazarlarini karacahillikle
suçluyor. Zaten daha raporunun basinda TTB Raporu’nun iki yazarinin akademik
yetersizlikleriyle ilgili olarak yaptigi arastirmanin sonuçlarini okuyucusuna
sunuyor. Son derece düzgün ve etkileyici anlatimi, bilimsel sunum teknik ve
biçimine uygunlugu ve yüksek nitelikli görünümü ile, etkileyici bir metin,
Karakaya’nin Raporu. Ancak, satir aralari dikkatle okundugunda bir çok önemli
hususun kiyisindan dolastigi görülüyor. Israrla, her kimyasalin belli bir dozdan
sonra zehirleyici olabilecegi ve bu nedenle bunun varligina degil miktarina
bakilmasi gerektigi yönünde okuyucusunu uyaran Toksikoloji Dernegi Baskani,
bütün deginmelerini Bergama’daki atik barajina gönderilecek atigin sivi
fazindaki bilesenlerin miktarlarina yapiyor. Kati fazdaki bilesenleri hiç
gündeme getirmiyor. Atik barajinda sonsuza kadar bekletilecek olan kati ve sivi
fazlarin etkilesimi olasiligini irdelemiyor. Uzman hekimlerin halk sagligi
konusunda degerlendirme yapmalarini, toksikolog degiller diye bir türlü içine
sindiremiyor ama, Tübitak Raporu’ndaki mühendislik degerlendirmelerini,
“çogunlugu konularinda uluslararasi düzeyde taninmis bilim adamlarindan olusan
komisyon, bilimsel metodolojiyi uygulayarak elde ettigi verileri degerlendirmis
ve karar verici organlara yol gösterici ve kamuoyunu aydinlatici net bir sonuca
varmistir” diyerek mühendislerin yeterligini ölçme konusunda kendisini yetkin
görebiliyor. Kisacasi, Karakaya(2001)’nin raporunda yalnizca sivi fazdaki atigin
içindeki siyanürün hangi dozlarda olumsuz etkisinin olabilecegi üzerinde
duruluyor. Baska bir sakinca tartisilmiyor. Yazar için, gerek dogal ve gerekse
denge kosullari degistirilmis ortamlarda çesitli bilesenlerin isletme ve
depolama kosullarindaki tepkimeleri, kimyasal degisim süreçleri ve bunlarin
insan sagligina yönelik olarak yaratabilecegi toksik etkiler ve riskler,
üzerinde durulacak konular degil. O yalnizca, belirlenmis resmi limit degeri
cetvelleri ve isletmecinin yaptigi bazi analizlerin sonuçlari ile yetiniyor.
Kendini bununla sinirlandirmaya razi olmayanlari ise cahil görüyor.
TTB’nin
degerlendirmesi ise asagidaki ayrintilarla sürüyor :
“SIYANÜR VE DIGER
KIMYASAL ATIKLARIN INSAN SAGLIGI ÜZERINE ETKILERI:
Bergama-Ovacik altin
madeni cevher içeriginde altin ve gümüs disinda su elementler bulunmaktadir:
Arsenik, Antimon, Bakir, Civa, Çinko, Kadmiyum, Krom, Kursun, Kükürt. Atik
bilesimi de bu maddeler ve bunlara ek olarak demir ve siyanürden olusmaktadir.
Halk sagligi uzmanlari, kamuoyunda çok konusulan siyanürün yani sira agir
metallerin olusturacagi riskler üzerinde de durmaktadir.
SIYANÜR: Siyanür,
hidrojen siyanür (HCN), sodyum siyanür (NaCN) ve potasyum siyanür (KCN) gibi
bilesikler halinde ya da serbest olarak bulunur. HCN, renksiz bir gazdir, keskin
ve bayiltici, bademe benzer bir kokusu vardir. Beyaz kati maddeler olan sodyum
ve potasyum siyanür ise nemli havada ayni keskin kokuyu yayar. Havada daha çok
gaz formunda hidrojen siyanür olarak bulunan siyanür küçük miktarda ince toz
partikülleri olarak da bulunabilir. HCN havada 1-3 yilda yarilanir. Su yüzeyinde
bulunan siyanür de HCN formuna dönüsür ve buharlasir. Siyanür yüksek
konsantrasyonlarda toprak mikroorganizmalari için toksiktir ve toprak yoluyla
yeralti sularina geçebilir. Siyanür havadan, içme sularindan, topraga degen cilt
yoluyla ve siyanür bulasmis yiyeceklerin yenmesi yoluyla vücuda alinabilir.
Solunum yoluyla alinan siyanür kaynaklari arasinda sigara içimi, yangin
dumaninin solunmasi ve siyanür içeren atiklarin depolandigi atik depolama
alanlarinin yakinindaki havanin solunmasi sayilabilir. Siyanür kullanilan
isyerlerinde çalisan isçiler de siyanüre maruz kalma yönünden risk
altindadirlar.
Solunum yoluyla alinan yüksek miktarda siyanür insan için son
derece zararlidir, kisa sürede beyin ve kalbi etkileyerek koma ve ölüme neden
olur.
Düsük düzeyde siyanüre uzun süre maruz kalma sonunda solunum
güçlükleri, kalp agrisi, kusma, kan degisiklikleri, bas agrisi ve tiroid bezinde
büyüme ortaya çikabilir. Besinlerle alinan yüksek miktarlardaki siyanür de yine
solunum darligi ve derin nefes alip verme, konvülsiyon, bilinç kaybi ve ölümle
sonuçlanir. Kanda siyanür düzeyi yüksek olan kisilerde ayrica el ve ayak
parmaklarinda zayiflama, yürüme güçlügü, görmede bozukluk, sagirlik, tiroid bezi
fonksiyonlarinda azalma görülebilir. Cilde siyanür temasi irritasyon ve yaralar
açilmasina neden olur. Insanda gösterilememekle birlikte hayvan deneylerinde
siyanürün dogumsal bozukluklara neden olabildigi ve üreme sisteminin etkilendigi
gösterilmistir.
Siyanürün insan ya da hayvanlar için kanserojen olduguna dair
bir bulgu yoktur.
Siyanür kan ve idrarda bazi tahlil yöntemleriyle
saptanabilir. Ancak kisa sürede vücuttan uzaklastirilabilmesi nedeniyle bu
tahlillerin maruziyetten kisa bir süre sonra yapilmasi gerekir.
EPA'ya
göre içme suyunda litrede 0,2 mg'in (0,2 mg/l) üzerinde siyanür
bulunamaz.
Rapor’da daha sonra arsenik, kadmiyum, krom, kursun ve civanin
toksisitesi üzerinde durulup bu tür isletmelerde varolan kaza riski
vurgulaniyor. TTB Raporu’nde daha sonra bu tür isletmelerin sakincalarina
deginilirken,
“Hekimler insan sagligini dogrudan ilgilendiren konularin
yani sira çevreyi etkileyebilecek her türlü risk ve olasi sonuçlariyla da
ilgilenirler.Doganin dengesinin bozulmasi insan sagligini da etkileyen sonuçlar
dogurur. Bu yöntemde kullanilan siyanür, çevre ve insan sagligi için ileri
derecede toksiktir.
Cevherde altin ve gümüsün yani sira bulunan arsenik ve
agir metallerin atik bilesiminde büyük miktarlarda bulunmasi çevrede yasayan
insanlarin sagligini dogrudan tehdit edebilecektir.
Bir insan hakki olan
çevre hakki, gelecekte olabilecekleri de içerir. Uluslararasi çevre hukuku
metinlerinde de “risk” ve “olasilik” kavramlari ele alinmaktadir. Çagdas halk
sagligi anlayisinda insanlarin hasta olmalarini beklemek yerine önlem almak ve
olasi riskleri ortadan kaldirmak geçerlidir. Kullanilacak bir yöntemin ya da
maddenin insan sagligi açisindan risk olusturmasi ve hastalik yapabilme
olasiliginin bulunmasi o yöntem veya maddenin kullanilmamasini gerektirir.
…
insan sagligini tehdit etme olasiligi bulunan agir metallerle zehirlenme, uzun
yillar boyu yavas bir süreçte gerçeklesebilir. Bu tür çevre sagligi sorunlarina
yol açan agir metal vb. etkenlere bagli kanser gibi hastaliklarin olusmasi bir
anda olmaz ve ne tür etkiler olustugunu ölçmek çok zordur. Bu nedenle insan
sagligina zarari önceden bilinen madde veya yöntemlerin daha ilk basta ortamda
olmamasi koruyucu hekimlik açisindan en dogru olanidir.“
Bu tartisma
sürerken, dünyada degisik yerlerde insanlarin zehirlenmesi, ölmesi
sürüyor.
Çarpici bir örnek te ülkemizden verilebilir. Bu tür tartismalar
gündeme geldiginde sik sik örnek gösterilen ve siyanürle islem yolu ile cevher
kazanilan önemli bir isletme var : Kütahya’daki Gümüsköy Isletmesi. Bunun
yaninda ise bir köy, Dulkadirli. En az 800 yillik geçmisi oldugu adindan bile
anlasilan ve 1986 yilinda Etibank’in Kütahya’ya 35 km uzaklikta Gümüsköy’de
KRUPP Firmasi ile ortak kurdugu siyanürle gümüs isletmesi ve atik baraji
açildiginda 62 hanelik 293 nüfuslu oldugu bildirilen Dulkadirli köyünde
yasayanlar, 1993 yilinda 12 haneye, simdi ise 2 hanede 6 kisiye düsmüs durumda.
Eskisehir Anadolu Üniversitesi Tip Fakültesi Gögüs Hastaliklari Anabilim
Dali’ndan Prof Necla Özdemir’in bir yazismasinda o dönemde köyde yaz aylarinda
ortalama 200, kis aylarinda da 100-130 arasinda kisinin yasadigi not ediliyor.
Prof Özdemir’in bulgularina göre, Tavsanli Kaymakamligi Köy’ün nüfusunun 1980’de
190, 1985’te 209 ve 1990 yilinda da 189 kisi oldugunu bildirmis. Yazinin
yazilmasindan önceki son on yilda köy nüfusuna kayitli olan ve Muhtarlik
tarafindan köyde yasadigi bildirilen, 56 kisinin öldügü belirlenmis. Ölenlerin
yakinlarinin sözlü bildirimleri, ellerinde var olan hastane belgeleri ve
hastanelerden saglanan baska belgelere göre ölüm nedeni olarak belirlenen
hastaliklarin dökümü çarpici : 22 kisi çesitli kanser türlerinden, 12 kisi
kanser disi kanser disi hastaliklardan ve 22 kisi de belirlenemeyen nedenlerle
ölmüs. 22 kanser ölümünden 18’i erkek ve 4’ü kadin. Bunlarin 10’u akciger; 4’ü
cilt; 1’i yemek borusu; 2’si mesane; 1’i beyin tümörü; 1’i prostat; 1’i tiroid
ve 2’si ise yerlesimi belirlenemeyen kanser türlerinden ölmüs. Kanser disi 12
ölüm için kafa içi kanama, kronik akciger hastaligi, kalp enfarktüsü, vb
hastaliklar belirlenmis. Inceleme sirasinda ise köyde akciger kanseri oldugu
ögrenilen 10 kisinin bütünü erkek. Bunlardan 5’i hastane belgeleri ile, biri de
o siradaki saglik taramasinda teshis edilmis. 10 akciger kanserli hastanin
9’unun kronik sigara içici, bir bölümünün de bölgedeki maden arama galerilerinde
çalismis oldugu saptanmis.
Prof Özdemir’in çalismasi sirasinda köyde
yapilan saglik taramasinda, 26 cilt bozuklugu; 67 tam ya da tama yakin dis
kaybi; 23 gastroentestinal distress bulgusu; 12 hipertansiyon/ arterioskopik
kalp hastaligi; 13 normalden büyük tiroid bezi; 8 kiside KOAH; 9 periferik damar
hastaligi; 3 kalp kapak hastaligi; 5 kadinda adet bozuklugu; 1 akciger kanseri;
1 cilt kanseri kaygisi; … saptanmis.
Yaygin ve solunum yollari disindaki
organlarda da karsilasilan kanser ölümleri ve terk nedeni ile bosalan köydeki
sorunun nedeninin siyanür ile ilgili olmadigi savunulup, bu köye 10 km uzaktaki
bir kaynaktan saglanan sudaki arsenik içeriginin 0.67 mg/l (ABD standartlari
0.01mg/l ve dünya standartlari 0.05 mg/l) olusu ile açiklanmaktadir. Bu saptama,
Prof Özdemir’in çalismasi sirasinda alinan örneklerin MTA Enstitüsü’nde yapilan
analizlerine dayanilarak yapilmis. Prof Özdemir, sudaki arsenik ve konut
sivalarindaki kuvars tozunun disinda anlamli bir kanser yapici etkenin
görülemedigini söylüyor. Köyün su kaynagi daha sonra degistirilmis ve köylüler
de sivalarinda kuvars tozu kullanmaz olmuslar(!).
Ne ki, bu arsenigin
etkisini neden yüzyillarca göstermeyip te, gümüs cevherinin siyanürle
isletilmesini beklediginin açiklanmasina yanasan, pek yok. Oysa, kanser yaratici
yani çok iyi bilinen inorganik arsenigin altin isletmeleri çevresindeki yeralti
suyu ve havada asili parçaciklarda nasil zenginlestigi yakin zamanda yapilan
birçok sempozyum ve workshopta sunulan çok sayida bildiri ile
örnekleniyor.
Inorganik arsenik dogada özellikle arsenopirit minerali
seklinde ve çok yaygin bulunuyor. Buysa, oldukça durayli; pek çok çözücüden
etkilenmiyor; ortamin asitligi ya da bazikligi onu parçalayamiyor. Bir tek zaafi
var, nitrik asitle hizla çözülüyor.
Açik ortamlarda kullanilan siyanürün
ise, ortam çok bazik degilse HCN seklinde hizla atmosfere salindigi ve yarilanma
ömrünün de laboratuar deney sonuçlarina göre, 9 ay dolayinda oldugu
bildiriliyor. Bu gaz, ya dogada ultraviyole isininin etkisi ile yavas yavas, ya
da Bergama’daki tesiste kurulan siyanür giderme tesislerinde hizla
parçalandiginda amonyak ve nitrit saliniyor, dogaya. Iste, Gümüsköy yöresinde o
güne degin durayli kalabilmis olan arsenopiritin artik hizla çözülüp arsenigini
çevreye salabilmesi için gerekli saldirgan kimyasallar bunlar, nitrik asite
dönüsebilen gazlar!
Son birkaç yil içinde kanser yapici arsenigin dogada
serbest kalmasinda altin isletmeciligi; özellikle de, siyanürün parçalanmasi
sonunda çevre atmosferde azot oksitlerin çogalmasi ve yagislar sonunda, dogada
çok durayli olan arsenopiriti parçalayan nitrik asit zenginlesmesine neden olusu
konusuna daha çok ilgi gösterilmeye baslandigi görülüyor. USGS’in su kalitesine
iliskin çalismalari kapsaminda bir de Arsenik Çalisma Grubu var. Bu grubun web
sayfasinda da; Avrupa Komisyonu’nun “Orta ve Dogu Avrupa’da Arsenige Maruziyet
ve Kanser Riski” üzerine baslattigi projede de, BM Dünya Saglik Örgütü’nün
konuya iliskin olarak baslattigi çalismalarda da, baskalarinda da artik kanser
yapici yani ile çok sakinilan arsenigin dogaya yayilmasinin örnekleri arasinda
maden ve özellikle altin isletmelerinin çevresi de öne çikmaya basladi. Son üç
yil içinde bu konuda yapilan workshop ve sempozyumlara sunulan bildirilerin
içinde altin madenlerinin çevrelerine iliskin olanlarin orani oldukça büyük.
Bazi seyler yeni yeni ortaya çikiyor!
Yargi kararlarina karsi, yasa disi
deneme üretiminin sürdürüldügü Ovacik Normandy altin isletmesinin çevresinde de,
daha simdiden olumsuz etkiler görülmeye baslandigina iliskin haberler dolasmaya
basladi bile. Ovacik ve Çamköy’de geride kalan yil hiç ari kalmadigi, bütün
büyükbas hayvan dogumlarinin ölü ya da sakat oldugu, isletmenin bekçi
köpeklerinin topluca öldügü yolundaki bu söylentiler, ciddi bir arastirmayi
gerektirir gibi degil mi?
Bunlar, açikça bu tür isletmelerden kaynaklanan
ya da öyle oldugu düsünülen saglik sorunlarinin yalnizca dogrudan ya da dolayli
olarak siyanüre baglanabileceklerinin bir bölümü. Çevreye salinan silisli
tozlar, agir metaller ve bunlari azdiran asit maden drenajina iliskin halk
sagligi sorunlari da ayrica tartisilabilir.
Herhalde, bütün bu yasananlar
konusunda yerbilimcilerin de, halk sagligi uzmanlarinin da, toksikologlarin da
söyleyecek bir seyleri olmali. Toksikolojinin de, sonunda insan sagliginin
korunmasina hizmeti amaçlayan bir bilim dali oldugu ve olmasi gerekenin
toksikologlar ile halk sagligi uzmanlarinin birlikte saha arastirmalarina
girismesinin, yayinlanmis cetveller ile sirketlerin yaptirdigi analizleri
kiyaslamaktan daha bilimsel olacagini düsünmek ve bunu beklemek herkesin
hakki.
Orada köyler var uzakta, bizim köylerimiz.
Onlarin basina gelenler
bir gün bize de “çikabilir”.
Farkina bile varamayiz.
22 Subat 2002'de
Brüksel'de yapilan Avrupa’da Madencilik toplantisina katilan gönüllü
kuruluslarin basin bildirisi;
Sürdürülmekte olan madencilikte hükümet ve
madencilik sirketlerinin düzenlemeleri toplumu, insan haklarini, çevreyi ve su
kaynaklarini korumadigi açiklaniyor. Hazirlanan bu raporun Birlesmis Milletler
Çevre Programi UNEP' i bilgilendirmeyi amaçlamaktadir.
"Siyanür temelli
madenciligin sürdürülebilir olmadigini AB ne bildirmek istiyoruz. Çözülebilir
siyanürün topluma ve çevreye zarar verdigi görülmüstür".
Çek Cumhuriyeti
"Yeryüzü Dostlari’ndan Vojtech Kotecky endüstrinin kendi kendini yasalastirmasi
yerine UNEP' in yaptirimlar getirmesi gerektigini belirtiyor.
Madencilikte siyanür kullanilmasinin kaldirilmasi gerektigi vurgulanarak
ABD de Montana tarihindeki madencilik faaliyetlerinin zenginligi nedeniyle
"Hazine Eyaleti" olarak bilinir. Ancak bugün Yurttas insiyatifinin tepkisi
nedeniyle açik maden ocaklarinda siyanür kullanimi yasaklanmistir. Türkiye ve
Yunanistan'da mahkeme karariyla siyanürle altin aramaciligi teklifi çevre ve
insan sagligi gerekçesiyle reddedilmistir.
"Mining Policy Centre"
baskani Stephen D'Esposito hem UNEP hem de AB halki ve çevre sagligini
korumaktan uzak oldugunu belirterek toplum bakis açisinin dikkatle harekete
geçilmesi ve temelden degisiklikler yapilmasi gerektigini dile getiriyor.
Çözülebilir siyanür kullanimi konusunda AB ve UNEP' e jürinin sundugu maddeler:
• Maden atiklarinin diger endüstriyel atiklarda oldugu gibi kimyasal ve
endüstriyel atik kategorisinde yasalastirilmasi;
• UNEP' in var olan
çalismalarinin genelde endüstri bakis açisini tasidigindan halk, bagimsiz
inceleme ve izleme organlarina gerek duyuyor;
• Su anki maden
atiklarinda siyanürün toksik atiklarinin etkileri konusunda neler oldugunu
bilmiyoruz.
• Madencilikteki Siyanür Liçi yönteminin atiklarinin insana
çevreye potansiyel etkileri gittikçe artmaktadir. Örnegin, lagim sulari,
kullanma sularinin iyilestirilmesi ve diger insan ve canlilarin vücuduna giren
maddelerde.
TÜRKIYE’DE ALTIN MADENCILIGI VE
ETKILERI
Su anda ülkemizin isletilmekte olan tek madeni olan Ovacik
altin madeni, Bergama’nin hemen batisinda, Ovacik, Çamköy ve Narlica köylerinin
ortasinda yaklasik 100 hektarlik bir alana kurulu. Belirlenmis toplam altin ve
gümüs rezervi 24’er ton. 2001 Mayis ayindan beri deneme üretimi yapilan
madenden, bugüne degin 16 kg altin ve 16 kg da gümüs elde edilmis. Madende
çalisan 362 kisinin yaklasik %80’i yöre insani. Kimisi zaten hiç karsi çikmamis
madene, kimisi de su ya da bu nedenle fikrini degistirmis.
Bergama’daki
madenle ilgili birçok tartisilan nokta var. Bunlardan ilki, bölgedeki deprem
riski. Kimi bilim insanlari, Dikili-Bergama arasinda, Kaynarca fayinin
bulundugunu ve olasi bir deprem sonrasinda atik havuzu tabaninda ya da yan
duvarlarinda olusacak bir çatlagin tonlarca siyanürün ve agir metal yüklü atigin
yeralti sularina karisacagini belirtiyorlar. 1939’da bölgede yasanmis siddetli
depremin yinelenecegi korkusuna karsilik, Prof. Dr. Aykut Barka ve
arkadaslarinin raporunda, Bergama Grabeni’nin kontrol edildigi fay sistemlerinin
en az Halosen’den beri aktif olmadigi ve dolayisiyla madendeki atik barajini
tehlikeye sokacak önemli bir deprem olusturma potansiyelinin bulunmadigi
anlatiliyor. Ayrica raporda, atik havuzunun deprem sirasinda 0,6 g yer ivmesine
dayanacak saglamlikta insa edildigi belirtiliyor. Yine rapora göre, havuzun
etkilenmesi ancak bu düzeyin üstündeki katastrofik bir depremin etkisiyle
olabilir. ‘Bu durumda atik havuzundaki hasarin, insanlar ve diger canlilar
üzerindeki dolayli etkisi, depremin yaratacagi dogrudan etkinin yaninda ihmal
edilebilir.’ deniyor.
Bergama – Ovacik altin madeninde, Bergamali
köylülerin yillardir süren bu kaygilari sayesinde, alinmasi gereken uluslararasi
önlemlerin bile ötesinde çok ciddi önlemler alinmis, maden dünyanin en güvenli
madenlerinden biri haline getirilmis.
Ülkemizde altin madenciligi birçok
yönüyle tartisildi ve halen tartisiliyor. Insanlik bu sari isiltinin pesinden
gitmeye devam ettigi sürece de tartismalar kesilecege benzemiyor.
1998
yili Altinci ayinda, Narlica Pinarköy, Çamköy ve Bergama Belediyesi adina
Bergama Asliye Hukuk Hakimligine yapilan basvuruda, Mahkemeden "Bergama
Ilçesinde Eurogold tarafindan isletilmek istenen siyanürlü altin madeninin;
maden sahasinda üretim faaliyetlerinin ve sirketin yasal durumunun tespiti"
istenmistir.
Bergama Asliye Hukuk Hakimligi , 98/230 No'lu dosya ile
görevlendirdigi, Prof. Dr.Gürel Nisli, Yrd.Doç. Dr. Ayhan Nuhoglu , ve Orman
Mühendisi Güven Çakir'dan olusan bilirkisi heyeti 19.03.1999 günü maden
sahasinda yaptigi kesifin ardindan yaptigi çalisma sonucunda hazirladigi tespit
Rapor'unu Mahkemeye teslim etmistir. Bergama Asliye Hukuk Hakimligi bu raporu
01.02.2000 günü aldigi kararla resmi Mahkeme belgesi haline
getirmistir.
Bilirkisi Heyetinin yaptigi tespitler, bugüne degini
Bergama'da; bilimin hukukun, kamuoyunun tartistigi bir çok konuya açiklik
getirmektedir. Ayrica bu resmi tespitler; bölgede yasayan insanlarin can
güvenliginin ne denli tehlike içinde oldugunu sergiledigi gibi, bir Hukuk
Devleti sayilan Türkiye Cumhuriyetinde, bir yabanci sirket tarafindan hukukun
nasil çignendigini ortaya koymaktadir.
Bilirkisi tarafindan yapilan
tespitlerde, Eurugold'un ayan beyan suç isledigi açikça ortaya
konmaktadir.
1. Raporda yer alana: "Prosesin her an çalisir vaziyete
geçebilecek durumda oldugu ancak kesif sirasinda faaliyette bulunmadigi
anlasilmistir. Kimi metal aksamin paslanmaya ugradigi belirtilmis ve bu durum
heyetimizce tespit edilmiºtir. Bu düzeyde korozyon'un (yani pasin) gözlenmesi
kesikli üretim çalismalarinin yapilmis olabilecegi sonucunu düsündürmektedir."
Ifadesi, mahkeme kararlarina, Izmir Valiliginin ve Bergama Kaymakamliginin resmi
tebligatina ragmen Eurogold firmasinin altin madenini kesikli olarak
çalistirdigini, siyanür kullandigini, dolayisiyla altin ürettigini: yasalara,
yasaklara, mahkeme kararlarina karsi geldigini açikça
göstermektedir.
Bergamalilar 1997'deki Danistay kararindan sonra yaptigi
açiklama ve çikislarda, Eurogold'un Bergama'yi terk etmesi gerektigini, bu
sirkete güvenilmeyecegini, daha önce yaptigi gibi madeni yasa disi bir sekilde
çalistirabilecegini, , yetkililerin maden alanindaki tel örgüleri söküp,
Eurogold'u yöreden uzaklastirmalari gerektigini belirtmisti. Simdi bu durum
Mahkemenin tayin ettigi bilirkisi tarafindan tespit edilmistir. Eurogold'un
Bergama'daki varliginin potansiyel bir tehlike oldugu bir kez daha belli
olmustur. Eurogold'un kaçak ürettigi altin bulunmali, kaçak kullanilan siyanürün
havaya ve suya karismasi sonucunda olmus olabilecek ölümlerin tespiti için,
Saglik Bakanligi köylerde dogal kabul edilen ölümleri
inceleme altina
almalidir.
2. Bugün maden sahasinda, Eurogold tarafindan insa
edilmis, Romanya'daki siyanür kazasina neden olan atik barajinin benzeri bir
"atik baraji" mevcuttur. Eurogold yetkilileri bu barajin çevre için tehlikeli
olmayacagini (!) göstermek için bu baraja girip yüzerler. Içine ördek atip resim
çektirirler. Bergama Asliye Hukuk Mahkemesince tayin edilen Bilirkisi Heyetince
hazirlanan Rapor'da: "423 dönümlük Orman arazisi için Eurogol'a verilen izinin
22.06.1997'de doldugu", "bu sürenin uzatilmadigi", buna ragmen "bu arazinin
Eurogold tarafindan tel örgüyle çevrildigi", bu arazinin içinde "atik baraji
mevcut oldugu", "6831 sayili Orman Kanunun 17.Maddesi geregi izin irtifak hakki
verilen sahalar içinde olsa bile yapilacak olan her türlü bina ve tesisler için
Orman Bakanligindan ayrica izin alinmasi gerekirken, Bergama Orman Isletme
Müdürlügünün kayitlarinda her hangi bir izin talebi olmadigi gibi izinin
verilmedigi anlasilmistir" denmekte, Eurogold'un maden sahasini izinsiz olarak
isgal ettigi, izinsiz olarak baraj insaat ettigi açikça tespit
edilmistir.
Bu verilerden de görülmektedir ki, Eurogold'un maden
sahasinda yaptigi koskoca baraj kaçaktir. Küçücük bir gecekonduyu görüp
garibanin basina yikan yetkililer, koskoca baraji acaba neden görmüyorlar ya
da
görüyorlar da geregini yapmiyorlar. Bergama'daki varligi hukuk disidir ve
ilgililerce bu kanunsuzluga derhal son verilmelidir.
3. Romanya'daki
atik baraji bilindigi gibi yagislar sonucunda bendin yarilmasi, tasmasi
sonucunda Avrupa'nin en büyük çevre felaketlerinden birine yol
açmisti.
Bilirkisi Raporu'nda benzer durumun Bergama için de söz konusu
olabilecegi açikça görülmektedir. Rapor'da: " davacilarla yaptigimiz
mülakatlarda, asiri yagislarda barajin kapasitesinden fazla suya maruz kalarak
tastigi, dolayisiyla fazla suyun tahliye edildigi, bu zamanlarda barajin kuzey
dogu yönünde bir sizintinin var oldugu'nun açiklandigi" tespit edilmis, ve bu
durumla ilgili olarak "uzman kisilerin görüslerine bas vurulmasi"
önerilmistir.
Söz konusu barajda binlerce ton zehirin depolanmak
istendigi hatirlanirsa olayin korkunçlugu, Eurogold'un "benim teknolojim iyidir"
türünden propagandalarini ne denli geçersiz oldugu bir kez daha
görülür.
Yukarida belirtilen hususlardan anlasildigi gibi, Bergama Asliye
Hukuk Hakimligi tarafindan tayin edilen Bilirkisi Heyeti Tarafindan yapilan
tespitlerde, Eurogold'un Bergama'daki varliginin Hukuk disi oldugu,
suç
isledigi bir kez daha ortaya çikmistir. Bergama ve yöresinde yasayan on binlerce
kisinin can güvenliginin el an tehlike içinde bulundugu
açiktir.
Bergama'da kurulu bulunan ve "Pergamon Dernegi" olarak anilan
Çevre Koruma Kurulusu, AVRUPA PARLAMENTOSU'nun 22.02.2000 tarihinde aldigi
Romanya'daki siyanürlü çevre felaketine iliskin karari (Tam Tercüme) Türk
Kamuoyunun bilgisine sunar:
"Avrupa Parlamentosu 22.02.2000 tarihinde
aldigi kararla TUNA nehrindeki siyanür felaketini degerlendirdi. Bu kurulusun
BS-0164 no'lu kararinda asagidaki hususlar saptandi: Avrupa
Parlamentosu,
A- Romanya Devletinin REMIN sirketi ile Avustralya'nin
Perth kentinde kurulu ESMERALDA sirketinin ortaklasa sahip oldugu Romanya'daki
AURUL altin madeninden çevreye yayilan siyanürlü atiklarin yol açtigi çevresel,
tarimsal ve toplumsal felaketten dolayi tüm Avrupa'ya alarm verir,
B-
Asiri miktarda "siyanür" içeren 100.000 m3 suyun, Romanya'nin Somes ve Lepos,
Macaristan'in Tisza, Sirbistan ve Bulgaristan'in Tuna nehirlerini kirlettigini
tespit eder,
C. Avrupa'nin en önemli sulak arazisi olan, 4.300 km2
genisligindeki Tuna deltasinin kirlilikten temizlenmesi gerektigini kabul
eder,
D. Suda normal düzeyden 700 kez daha fazla bulunan siyanür çok
miktarda baligin, kusun, sudaki diger canlilarin ölümüne neden oldugunu
belirler,
E. Altin madenindeki siyanür kazasinda sulara karisan "agir
metaller": dogal ekosistemin zarar görmesine; bio dönüsümün yok olmasina ;
canlilarin besin zincirinin , içme suyu ve tarimsal su kaynaklarinin
kirlenmesine yol açmis: Özellikle balikçilar ve yerel turizmciler olmak üzere
bölgede yasayanlari olumsuz bir biçimde etkiledigini saptar.
Avrupa
Parlamentosu,bu gerekçelerle,
1. Bu çevre felaketinden etkilenen tüm
ülkelere sempatisini sunar, dayanisma içine oldugunu açiklar,
2. Avrupa
Birligi'ni, bu çevre felaketinden zarar gören ülkelere yardim etmeye davet eder;
bilim dünyasini, çevreci gruplari, Avrupa Birligine bagli kurumlari, kirlenmis
çevrenin temizlenmesi için gereken yardimda bulunmaya çagirir,
3.
Romanya'daki felakete neden olan siyanürlü madenin Avrupa Birligi'nde geçerli
çevre koruma Standartlarina uygun olmadigini tespit eder, Romanya yetkililerini
endüstride çevreye zarar vermeyen teknolojiler kullanmaya davet eder,
4.
"Kirleten Öder" ilkesi geregince, söz konusu felakete yol açan Romanya'daki
AURUL madenini isleten sirketin, felaketten etkilenen alanlarin temizlenmesi ve
ekolojik zararin ödenmesinden sorumlu oldugunu belirler,
5. Avrupa
Topluluguna katilmak isteyen aday ülkelerle Toplulugun yapacagi görüsmelerde;
çevreye zarar vermeyen sanayi, çevrenin kirlenmesinin önlenmesi, tüketicinin
korunmasi gibi hususlarda Avrupa Toplulugu kurallarina uyulmasinin kabul
edilmesini zorunlu kilar,
6. Avrupa Birligi ülkelerine, bu gibi çevre
felaketlerinde acil yardim saglamak amaciyla, sivil koruma gruplari kurulmasini
önerir,
7. Bu kararlarin uygulanmasini saglamak için, Avrupa Parlamentosu
Baskanligini; kararlarin Avrupa Konseyine, Avrupa Komisyonuna, Romanya,
Macaristan, Bulgaristan ve Yugoslavya hükümetlerine, AURUL ve ESMERALDA
madencilik sirketlerine iletmesi için görevlendirir."
Konuyla ilgili
olarak, Bergama'da kurulu bulunan ve "Pergamon Dernegi" olarak anilan Çevre
Koruma Kurulusu ve Bergama Belediyesi eski Baskani SEFA TASKIN sunlari söylüyor:
10 yildan bu yana Bergamlilarin uyardigi olasi siyanür felaketi sonunda
Avrupa'yi zehirledi. Tuna'yi kirleten Avustralyali ESMERALDA sirketi
Bergama'daki EUROGOLD'un akrabasi. Romanya'daki siyanürlü madenin teknolojisi
ile Bergama'da kurulan istenen siyanürlü tesis ayni. Sonunda olaya Avrupa
Parlamentosu el koydu. Aday ülkeleri siyanür konusunda uyariyor. Bu teknoloji
Avrupa standarlarina uygun degil diyor. Avrupa parlamentosu bile Bergama'yi 10
yil arkadan izliyor. Insanlik çevrenin yikimina yol açan siyanür canavarina
dayanisma içinde "dur" diyebilmelidir. Avrupa'da siyanürlü altin madenlerini
yasaklamak için hazirliklar yapiliyor. Bergama'da, Usak Esme'de, Gümüshane'de,
Çanakkale Çan'da, Artvin'de siyanürlü altin madenleri isletmek yasaklanmalidir.
KÖYLÜ NE DIYOR?
Pulat Bektas, nam-i deger profesör. Çamköy’
de yasayan köylüler kendisine bu adi yakistirmislardir. Çamköy adina o konusuyor
madenle ilgili. Önce ülkenin kalkinmasi için madenlerin kesinlikle isletilmesi
gerektigini söylüyor. Sonra ekliyor, ‘Ancak, topraga, insana, canlilara zarar
vermeden, risk olusturmadan!’ Profesör, yasadiklari topraklarin çok verimli
oldugunu, bu nedenle çok degerli ve yerlesim yerlerinin de birbirine çok yakin
oldugunu söylüyor. Bu nedenle de çikarilan cevherin yerlesim yerlerinden uzak ve
verimli olmayan arazilerde islenmesini talep ediyor.
Kafasinda söyle bir
soru var ‘Bilimde bir sey ya vardir ya da yoktur.Eger bir kirlilik, zehirlenme,
sizma ya da taskin gibi bir olasilik varsa, o zaman risk de olusmaz mi? Peki,
biz yillar boyunca bu riskle yasamaya mecbur muyuz?’ Ama, köylülerin en çok
içerledikleri sey, dediklerine göre devletin hiçbir görevlisinin kendilerini
görmeye, bilgilendirmeye, onlari bekleyen tehlikeleri ya da firsatlari anlatmaya
gelmemis olmasi. Bir istekleri var devletten: ‘Devletimiz buraya etüd çalismasi
yapmak üzere bir grup bilim adami göndersin. Köylerimizin devletimize katkisi
hesaplansin, bugüne kadar tarimdan elde ettiklerimiz, ödedigimiz vergiler,
yarattigimiz katma deger ve bundan sonra kazandiracaklarimiz. Eger burada
çalistirilan altin madenin sekiz yilda kazandiracagindan azsa, biz tüm dünyadan
gereken parayi toplar devletimize veririz.’
Civardaki köylerde
teknolojik tarim yapiliyor. En büyük gelir kaynaklari zeytin. Profesör bundan 50
yil önce zeytinin yagini çikarmak için kocaman degirmen tasini kol gücüyle
çevirdiklerini, yillar geçtikçe bu ilkel yöntemlerin yerlerini yeni ve
teknolojik yöntemlere biraktigini söylüyor. ‘Simdi’ diyor Profesör, ‘Makinenin
bir ucundan zeytini atiyoruz, öbür ucundan yagi çikiyor. Bu maden de binlerce
yildir bu topraklarin altinda bekliyor. Acaba, zararsiz bir yöntem bulunana
kadar biraz daha beklese olmaz mi?’
TARTISILAN
MADEN
Bergama’daki madenle ilgili birçok tartisilan nokta var. Bunlardan
ilki, bölgedeki deprem riski. Kimi bilim insanlari, Dikili-Bergama arasinda,
Kaynarca fayinin bulundugunu ve olasi bir deprem sonrasinda atik havuzu
tabaninda ya da yan duvarlarinda olusacak bir çatlagin tonlarca siyanürün ve
agir metal yüklü atigin yeralti sularina karisacagini belirtiyorlar. 1939’da
bölgede yasanmis siddetli depremin yinelecegi korkusuna karsilik, Prof. Dr.
Aykut Barka ve arkadaslarinin raporunda, Bergama Grabeni’nin kontrol edildigi
fay sistemlerinin en az Halosen’den beri aktif olmadigi ve dolayisiyla madendeki
atik barajini tehlikeye sokacak önemli bir deprem olusturma potansiyelinin
bulunmadigi anlatiliyor. Ayrica raporda, atik havuzunun deprem sirasinda 0,6 g
yer ivmesine dayanacak saglamlikta insa edildigi belirtiliyor. Yine rapora göre,
havuzun etkilenmesi ancak bu düzeyin üstündeki katastrofik bir depremin
etkisiyle olabilir. ‘Bu durumda atik havuzundaki hasarin, insanlar ve diger
canlilar üzerindeki dolayli etkisi, depremin yaratacagi dogrudan etkinin yaninda
ihmal edilebilir.’ deniyor.
Tartismanin diger ayagini atik baraji
olusturuyor. Bu konudaki bir görüse göre, atik havuzuna serilen plastik örtünün
geçirimsizligi tartisilmali. Kaynakla birlestirilen örtüde delik ve yirtilma
olmasinin kaçinilmaz oldugunu söyleyenler, örtüde bir sizdirma olmasi durumunda,
havuzda depolanan ve birincil derecede kirletici olan siyanür ve agir metallerin
yeralti sularina sizma olasiligi çok büyük. Bu görüse karsi olanlarsa, havuzun
insasinin DSI kontrolünde gerçeklestirildigini ve havuzda kullanilan kil astarin
geçirimsizliginin 0.00000007 ve plastik örtünün geçirimsizliginin de
0.0000000001 oldugunu söylüyorlar. Ayrica, bütün bunlara karsin bir sizdirma
olmasi durumundaysa, atik havuzuna gönderilmeden önce de bir aritmanin
yapildigini ve siyanürün siyanata ve metal iyonlarinin da metal tuzlarina
çevrilerek kararli hale getirildigi için herhangi bir ciddi tehlike
yaratmayacagini da ekliyorlar. Bunun yaninda, siyanürün atik havuzuna <0.1
mg/l olarak bosaltilmasi ve dogal bozunma süreçleriyle tamamen ayrismasi sonucu
, serbest siyanürün toksik etkisinin ortadan kalktigi görüsünü de savunuyorlar.
Tartisilan kimyasal madde yalnizca siyanür degil elbette. Madendeki
kayaçlarin yapisi içinde bulunan 2500 ton arsenik, 1500ton antimuan, 600ton
kursun ve yaklasik ayni miktarda civa,çinko ve kadmiyum aktif hale geçecegini
söyleyen bilim adamlari, özellikle arsenigin çok ciddi saglik sorunlari
yaratabilecegini söylüyorlar. 1993’te Dünya Saglik Örgütü’nün belirledigi, içme
suyunda bulunabilecek arsenik derisimi 0.01mg/l. Buna karsilik, diger görüs,
madende islenen cevherdeki toplam agir metal içeriginin benzer bir madendekine
oranla çok daha düsük oldugu yolunda. Madenin güvenli oldugunu savunanlar
ayrica, cevherin yüksek alkali özelliginin de metal bilesenlerinin çözünebildigi
bir ortam yarattigini vurguluyorlar.
Bunlar uzayip giden tartismalarin
bir bölümü, elbette ki her iki tarafinda birbirlerinin söylediklerine verilecek
yanitlari hazir.
INTERNETTEN MAKALELER
Ekonomi Kurtulacak
çünkü;"Bizde Altin Bol"
Basbakan sayin Bülent Ecevit'in büyük bir müjde
verir gibi söyledigi bu mealdeki sözler, konunun ayrintilarini bilmeyenler veya
buna aldirmayanlar için kuskusuz çok iç ferahlatici sözlerdi en azindan. Tabii
degerli medyamizi dikkatle izleyenler, bu sözlerden önce yazili ve görsel
basinimizin harita ve arastirmalarini da gözden kaçirmamislardi. Dogrusu bu
küçücük bir ayrinti ama bilirsiniz; gerçekler ayrintilarda gizlidir.
Haydi
hep beraber bu ayrintilara bir kez daha göz atalim, "Al gözüm, seyreyle Salih"
misali...
Insanin onunla tanismasi, 8 bin yil geriye dayaniyor. Bir zamanlar
elde edilisi kimyasal bir çaba gerektirmediginden, belki de insanoglunun metalik
alet yapiminda kullandigi ilk malzeme olan altin konsantrasyonunun tonda 1 grama
ulastigi yerler günümüzde "altin rezervi" sayiliyor.
Günümüzde dünya üretimi
yilda bin 600 ila iki bin 200 ton arasinda degisiyor. Bunun sadece 150-200 tonu
teknolojik amaçli kaplamacilikta ve birkaç kilogrami da ilaç yapiminda
kullaniliyor. Her yil milli bankalarin stoklarina ve özel kasalara giren miktar
ise, 75-100 ton civarinda. Kisaca yillik altin üretiminin yüzde 85'i taki ve
ziynet esyasina dönüsmekte. Dünyada bu güne kadar çikarilmis ve insanoglunun
elinde bulunan altinin toplam miktari 200 bin tonu bulmakta. Bunun 6 bin tonu
(yani yüzde 3'ü) Türkiye'de.
Insanoglu hesabini kolay kolay
veremeyecek
Insanoglu yüzde 90'ini bir zenginlik nisanesi, bir süs esyasi ve
savas durumlarinda bir emniyet sübabi olarak kullandigi altin ugruna her yil
yarim milyar ton topragi ve kayayi 600 milyon kilogram siyanüre bulayip,
tabiatin orta yerine birakivermenin hesabini kolay kolay veremeyecek. Çünkü su
anda insanoglunun elinde mevcut metalik altin (sadece teknolojik amaçli
tüketilse) dünyaya bin-bin 500 yil yetecek düzeyde.
O halde neden
üretiliyor? Tamamen spekülatif amaçli!.. Devlet olarak bastiginiz paraya karsi
altin stoklamak geregini duyuyorsaniz, banknotlarinizin degerini savas durumunda
garantiye almak istiyorsunuz demektir. Bu açidan bakildiginda altin, bir savas
körükleyicisidir. Baris altina yaramamaktadir. Altin, pariltisini biraz da kana
borçludur.
Altin iyi-kötü dünyanin her yerinde vardir. Burada önemli olan,
kayaç içindeki altinin tonda kaç gram oldugu degil bu isin politik açidan hangi
ülkede yapilabilecegidir.
Sayilari günümüzde 600'ü asan çokuluslu altin
sirketlerini doguran ana firmalarin sayisi 10'u geçmez. Ülkelerinde de
sevilmezler. Aslinda madenci olmadiklari halde maden yasalarinin sagladigi
kolayliklardan yararlanmak için, tüm dünyada madenci postuna bürünerek gezen bu
çokuluslu tekellerin sermayedar ülkeleri ABD, Kanada, Avustralya ve Güney Afrika
Cumhuriyeti.
Bu, dört türev ülkeyi yaratan Avrupa'nin üç kabadayisi
Ingiltere, Almanya ve Fransa da, dünya altin pastasindan paylarini elbette
almaktalar. Dünyada altin çikararak zengin olmus hiçbir ülke yok! Çokuluslu
altin tekelleri eliyle topraklarinda altin üretimi yapilan 30 ülke var. Sayalim:
Papua-Yeni Gine, Guyana, Etiopya, Gana, Gine, Mali, Fildisi Sahili, Mozambik,
Namibya, Sudan, Zaire, Zambiya, Zimbabve, Hindistan, Endonezya, Malezya,
Filipinler, Fiji, Kosta Rika, Dominik Cumhuriyeti, El Salvador, Honduras,
Nikaragua, Brezilya, Arjantin, Bolivya, ªili, Kolombiya, Ekvator,
Venezuela.
Muz Cumhuriyetindeki altin tükenmeye yüz tutunca, çokuluslu altin
tekelleri, Kuzey Yarimküre'nin eski dünya'sinda da eski aliskanliklari sürdürüp,
demokrasi ve insan haklarinin topalladigi, hukukun üstünlügü ilkesinin askiya
alinabildigi ve keyfiligin hüküm sürdügü ülkeler aramaya koyuldular.
Bizde
de, 1984 yilinda çikarilan 3213 sayili, "Maden Tesvik Yasasi", 1986 yilinda
çikarilan, "Yabanci Sermayeyi Tesvik Yasasi" ile pekistirildi ve bu hukuksal alt
yapi 1567 sayili, "Türk Parasinin Kiymetini Koruma Kanunu" ile bütünlestirilince
pek becerikli bir ebe çikti ortaya!
Bu ebenin ellerine tam 24 bebek
doguverdi; yüzde 100 yabanci sermayeli 24 adet 'Türk sirketi' ve çok kisa zaman
içinde bunlara 580 adet arama, 170 ön isletme ve 17 adet isletme ruhsati
verildi. Çokuluslu (daha dogrusu, ulussuz) bu altin sirketlerine tahsis edilen
arazi yaklasik 58 bin km2 tutmakta. Maden ruhsatlarinin mülkiyet tapularindan
daha üstün ve istimlak yetkisiyle donatilmis oldugu göz önünde bulundurulursa,
su soruyu sormak gerekmez mi: Bu imtiyaz sözleºmeleri ikinci Sevr Anlasmasi
degilse, nedir?
Devlet elini sicak sudan soguk suya sokmadan
Oysa ne büyük
'vizyonlari' vardi bu ruhsat ve izinleri verenlerin... Ilk olarak, çokuluslu
altin tekellerinin bu ülkede her istedikleri yeri esmelerine, kirletmelerine,
yeralti zenginliklerinin keyfini çikarmalarina göz yumulacak, ama bu vesile ile,
nedenli misafirperver bir yatirim ülkesi oldugumuz yedi düvelin yabanci
sermayesine ilanen duyurulmakla kalmayip, bilfiil ispat etmis olacak.
Ayrica
devletimiz, elini sicak sudan soguk suya sokmadan oturdugu yerden para
kazanacakti. Çikarilan altinin yüzde 90'indan fazlasini götüreceklerdi. Ama yine
de hiç olmazsa görünürde yüzde 5'i madencilik fonuna, yüzde 5'i de yerel
yönetimlere vergi olarak birakilacakti.
Üstelik bu çokuluslu yabanci
sirketler, altini arayip bulmak (jeoloji), çikarma (madencilik), cevheri iºletme
(kimyasal metalurji), siyanür aritma (avutma) ve siyanürlü çamur depolama
(pislik) konusundaki 'yüksek teknolojilerini' ülkemize transfer edeceklerdi.
Dahasi, bu sirketler ülkemizin bilmem kaç insanina is ve as saglayacaklardi.
Gerçi bu istihdamlarin en uzun ömürlüsü tas çatlasa on yil olacakti, ama bu da
hiç yoktan iyiydi.
"Vizyon sahipleri" yukaridaki getiri hesaplarini yaptilar.
Götürü hesaplarini yapmak ise "Türkiye'nin altin çagina girmesini istemeyenler"
in payina düstü.
Iki bacagi ile futbol oynayan Jardel'in sadece bir bacagi
bile degil
Simdi de "Istemezükçüler" hangi zenginlikleri tepiyor, bir
görelim:
Tuprag Sirketi: Balikesir-Havran'in Küçükdere madeninde 6 yil
boyunca her yil 1.3 ton, Eskisehir-Kaymaz'in Sivrihisar madeninde 8 yil boyunca
her yil 0.7 ton;
Eurogold Sirketi: Gümüshane-Mastra madeninde 10 yil boyunca
her yil 1.5 ton, Bergama-Ovacik madeninde 8 yil boyunca her yil 2.8
ton;
Cominco Sirketi: Artvin-Cerattepe madeninde 10 yil boyunca her yil 1.2
ton altin çikarilacakti.
Hepsi ne ediyor? Yilda 7.5 ton
Bugünkü
degerden ne tutar? ˜70 milyon dolar Sirket beyanlarina göre üretim maliyetleri
ne kadar? ˜53 milyon dolar Net kar ne? ˜17 milyon dolar Maden kanunu 15.
maddesine göre Türkiye'ye birakacaklari servet (!) ne tutuyor? 1.7 milyon dolar
Jardel'in transfer ücreti neydi? 28 milyon dolar
(Son sorunun yeri degildi,
ama aklimiza geldi soruverdik!)
Evet, bu bes maden ayni anda faaliyete
geçerse, her yil ulusal bütçemize yapacaklari katki ile ne alabiliyoruz,
gördünüz mü? Iki bacagi ile futbol oynayan Jardel'in sadece bir bacagi bile
degil. Üstelik adam keyfine göre cani isterse oynuyor, istemeze de ortadan
kayboluyor. Ve sen uluslararasi futbol camiasi nezdinde hiçbir sey yapamiyorsun!
Bu da isin bir baska acitan yani!
Neyse ki devlet büyüklerimiz bu durumu
zamaninda fark edip 580 arama ruhsatinin 170 adedini ön-isletme ruhsatina
çevirdiler. Bu ruhsat ve izinleri imzalayan siyasiler ve bürokratlar nasil oldu
da ülkemizin bu yolla zenginlesecegine inandilar veya ikna edildiler, anlamak
kolay degil!
TU Berlin International Dergisi'nin Mayis 97 sayisinda
yayinlanan madenci sekiz bilim adaminin ortak makalesinden bir alinti da bu
sirada iyi olacak;
"Gelismekte olan ülkelerin altin madenciliginden
beklentileri hüsranla sonuçlanmaktadir. Çünkü gerek madeni islemek için
kurulacak olan sinai tesisinin ilk yatirim giderleri, gerekse isletme sarf
malzemeleri (özellikle siyanür) için ödenen döviz miktari ülkeye kalacak altinin
döviz getirisi ile bas basa gelir." Kisaca, bu sinai faaliyetten ev sahibi
ülkeye bir tek sey kalir. Zehirli proses atiklar!
Hem sonra altin
sirketlerinin siyanür üreticisi sirketlerle olan ortakliklarini unutmamak gerek.
Bu piyon sirketlerin arkasindaki büyük patronlarin kasasina giren kardan altinin
payi azalirsa, siyanürün payi artar. Bu sirketleri barindiran sermaye semsiyesi
altinda ayrica uranyum üreticileri, nükleer enerji sirketleri ve nükleer atik
tüccarlari da var. Günümüzde nükleer ve zehirli kimyasal atiklarin bertaraf
edilmesi, gelismis sanayilerin basindaki en büyük dert. Bu nedenle, atik
barajlari insa eden, yer kabugunda galeriler oyan, büyük çukurlar açan altin
sirketleri, nükleer atikçi sirketler için en çok degerli birer ortak ve bulunmaz
birer nimet olmuyor mu?
Ülkemizin durumuna bir de bu açidan göz
atalim
Bin yildir madencilik yapilmis Anadolu daglarinda su anda terk edilmis
yüzlerce kilometrelik galeriler ve tüneller var. Çogunlukla insan yerlesiminden
uzak bu yerler, Batili atik tüccarlarinin agzini sulandirmakta. Kus uçmaz kervan
geçmez daglarimizin önemli bir bölümünü ruhsat alani olarak bu yabancilara
emanet ettik. "Teknik malzeme" ya da "kimyasal madde" adi altinda bu sondaj
bölgelerine neyin nakledildigini denetleyecek hiçbir kontrol mekanizmamiz yok.
Örnegin, Eurogold sirketinin 19,20 ve 21 Subat 1998'de 3 tonunu kaçak olarak
kullandigi 21 ton siyanürü ne zaman ve nereden gizlice getirdigini görünüse
bakilirsa hiçbir resmi makam bilmiyor!
Altin madenciliginde siyanüre
bulanmis ve binlerce ton aktif agir metal içeren çamurun depolanmasi için
isletmenin bulundugu yerde atik baraji yapilmasi, yani yüzlerce ve bazen
binlerce dönüm alanin üstü açik bir tehlikeli atik deposu olarak kullanilmasi,
hem mühendislik etigine, hem de akla, mantiga ve insanlarin yasam hakkina
aykiri.
Çokuluslu altin tekellerine Türkiye'de lobicilik yapanlar,
Türkçe'nin inceliklerinden de yararlanmayi ihmal etmediler. "Madenler
bulunduklari yerde çikarilir ve isletilirler" gibi sözlerle kamuoyunu yaniltmaya
çalistilar. Konuya yabanci bir siyasetçi, bir bürokrat ya da sokaktaki adam
maden isletmesi ile kimyasal-metalurji isletmesinin farkini nereden bilsin?
Altin cevherini buldugun yerde maden isletmesi kur, siyanürlü su ile ögüttügün
cevheri bir açik hava kimya fabrikasinda düpedüz bir hidrometalurjik isleme tabi
tut, sonra da "Ben kendi proses atigimi kendim bertaraf edecegim." deyip siyanür
ve siyanürün türevlerini içeren zehirli atigi hemen oracikta topragi oyarak insa
ettigin baraja, yani üstü açik zararli atik deposuna gönder! Bunun neresi
"Entegre madencilik"?
Bu ülkede her sanayici ürettigi zararli atigi bir
plastik folyoya sarmalayip bahçesine gömme hakkina sahip mi?
"Amerika'da
nasil yapiliyorsa, Türkiye'de de öyle yapilacaktir" demek hangi gelismisligin
ölçüsüdür? ABD'de halen geçerli olan Maden Kanunu, 1872 yilinda özellikle altin
kazicilarin siyasi baskisiyla ve "Vahsi Bati'nin" yerlesime açilmasini saglamak
için baskan S. Grant döneminde çikarilmis bir yasa. Science and Technology
dergisi, "Altina hücum ülkeyi kirletiyor." diye yaziyor; Oregon Eyaleti Dogal
Kaynaklar Konseyi, "Siyanür madenciligi, kirletilmis çevreyi temizlemek için
gelecekte süper paralar harcamayi gerektirecektir." saptamasinda bulunuyor ve
Senatör Dole Bumpers, "1872 yasasi, çagi geçmis kötü bir yasadir ve
degistirilmelidir." diyor. Su anda kanun degisikligi teklifi Amerikan
Senatosu'na gelmis olup, baskan Clinton'un önündedir. ABD Çevre Koruma Ajansi
EPA'nin 1992'de yayinladigi veriler, bu ülkede bulunan 900'ü askin siyanür
barajindan 800'ünün sizinti yaptigini ortaya koymakta.
Bir de çevre
degerlerinin görünenleri var; Örnegin Balikesir'in Havran ilçesinde, Kaz Daglari
ile Madra Daglari'nin ortasinda yer alan ve "Zeytin Denizi" olarak bilinen
vadide siyanürlü atik baraji yapmak için 300.000 zeytin agacini kesme fikri
hangi saglikli beyinden çikabilir? Unutmamak gerekir ki bir agacin fonksiyonel
degeri, ilgili literatürde tomruk bedelinin 2.000 kati olarak
verilmekte!
Risklerle dolu siyanürlü altin üretiminin yol açacagi kesin
zararlar ve muhtemel kazalar sonucu neyi kaybettigimizi nasil bilecegiz? Ve
kaybettiklerimizi hangi kriterlere göre fiyatlandiracagiz?
Çanakkale-Izmir
karayoluna sadece 50 metre mesafedeki Ovacik köyüne, Mastra ve Mescitli'nin sarp
kayaliklarina veya Artvin'in uçurumlu yollarindan Cerattepe'ye 8-10 yil boyunca
her hafta 10 ton siyanür ve kükürtdioksit tasiyan kamyon ve tankerlerin, trafigi
malum bu ülkede kaza yapmayacaklarinin garantisi nedir?
Resmi agizlar,
isletilmesi düsünülen madenlerin rezerv miktarlarina ve terörüne iliskin tüm
rakamlari çokuluslu sirketlerin verilerinden almakta. Yani baska bir deyisle,
altin üretiminden Türkiye'ye vergi olarak birakilacak payin miktari bu
sirketlerin beyanina ve vicdanina kaliyor! Götüreceginin yaninda getireceginin
sözü edilmeyecek bu altin macerasi ugruna kaç il ve ilçeyi insaniyla,
topragiyla, ormani ve canlisiyla feda etmeye haziriz?
Atik baraji konusunda
gözden kaçirilan en önemli noktalardan biri de, siyanürlü çamur barajlarinin
stratejik birer hedef teskil etmeleri. Yilda en az 100 bin metreküp taze su
gereksinimi olan altin isletmeleri ya taban suyunun bol bulundugu yerlerde ya da
akarsu kenarlarinda planlanmakta. Bu üstü açik zararli atik depolarinin askeri
veya para-militer hedef olmalari durumunda, kentlerin içme suyundan mahrum
kalmasi ve bu akarsularin ulastigi tarim alanlarinin yillarca elden çikmasi,
tamiri ve tazmini mümkün olmayacak felaketler demek. Ulusal varliklarimizi, yer
alti ve yer üstü zenginliklerimizi biz düsünmezsek, elin siyanürcüsü düsünür
mü?
Çok uluslu altin tekellerinin getirecegi "Ileri teknoloji"
Zaten eski
çaglardan beri altinin nerelerde çikarildigi biliniyor, gider orayi
desersiniz.
Bakin, Balikesir-Havran'in antik adi "Auralina" dir; altin ülkesi
anlamina gelir. Bergama'da çok eski çaglardan beri altin çikarilmis. Ünlü "Altin
post" efsanesi Artvin daglarinda geçer. Gümüshane'nin zaten adi üstünde...
Bunlar sir degil. Bütün olay, sik sondajlarla cevher yataginin iyice netlesmesi.
Günümüzde böyle bir olayin masrafi 1-2 milyon dolar civarinda. Esas sorun, arama
kademesinde böyle bir finansmani seferber edecek yatirimcinizin olup olmamasi.
Güney Afrika'da ve Avustralya'da isletilmekte olan altin madenlerinin pek
çogunda 4 bin metrenin altina inilmekte. Bin metreyi geçtiginizde kayalar el
degmeyecek kadar isinir. Bu tür ocaklarda uygulanan maden çikarma yöntemleri ve
sogutma sistemleri gerçekten ileri teknoloji gerektirmekte. Oysa, ülkemize gelen
yabanci sirketlerin inecekleri en derin nokta 184 metredir. Bir gökdelen
insaatinda 70-80 metre temel kazildigi göz önünde tutulursa, burada yapmak
istediklerinin madencilik degil, dozer operatörlügü oldugu
söylenebilir.
Çokuluslu altin tekellerinin siyanürlü çözümlendirme tesisi
kurma konusundaki bilgi, beceri ve teknolojilerini de ülkemiz mühendislerine
"kaptirma" niyetleri yok gibi gözüküyor. Aksi halde hiçbir özelligi olmayan
çelikten mamul ve Türkiye'deki pek çok sanayi çarsisinda imal edilebilecek
nitelikteki siyanür tanklarini yurt disinda yaptirmazlardi. Nakliye masrafi
imalat masrafindan daha yüksek olan bu tanklarin tek özelligi, karistirici
pervanelerinin lateks kapli olmasi. Konveyörlerinden ögütücülerine kadar,
tesisin her parçasi yurt disindan getirildi.
Peki,hal böyleyken biz hala
neyi tartisiyoruz öyleyse!..

KAYNAKLAR
• Bilim Ve Teknik
Dergisi Sayi 412 Mart 2002
• Türk Tabipler Birligi Web Sayfasi
Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat |
Resimleri Göster