Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat |
Resimleri Gizle
Türkiye solundaki oryantalistler kimler?
Açıklama:
Kategori: Köşe Yazarları
Eklenme Tarihi: 27 A?ustos 2013
Geçerli Tarih: 20 Nisan 2026, 05:49
Site: Görele Sol Platformu
URL: https://www.gorelesol.com/yazar.asp?yaziID=15263
Türkiye solundaki oryantalistler kimler?
Son dönemde, kurtulus savasindan ve bunun anti-emperyalist niteliginden, bir burjuva devrim olarak Cumhuriyet’in tarihsel anlamda ilerici bir içerik tasidigindan, bunun kazanimlarindan söz edildiginde sanki çok garip seyler söyleniyormus gibi yüzünüze tuhaf tuhaf bakan devrimciler zuhur etmistir. Nasil olabiliyor?
Metin Çulhaoglu -soL
Oryantalizmin oryantal figürleri
“Adamlar (AKP kastediliyor) devleti yikiyorlar iste, zaten biz de bunu istemiyor muyduk?”
Yanlisliginin ötesinde fazla dangil dungul oldugu için yazilmayip daha çok es dost sohbetlerinde dillendirilen bu görüs, devrimci, sol, sosyalist kesimlerde epey ragbet bulmusa benziyor. Hani hepimiz devrimciyiz ya, AKP’nin kendi kafasina göre yaptiklari bizim isimizi de kolaylastiracak, kendi mücadelemizi verirken AKP sayesinde karsimizda çok daha kolay alt edilebilecek bir “devlet” bulacagiz…
Denecektir ki saçma sapan bir tespit; neresinden tutsan dökülüyor, tartismaya bile degmez…
Iyi de, bunca yillik mücadeleye, birikime, egitimlere, okunan kitaplara, yazilip çizilenlere ragmen nasil olup da böyle seyler söylenebiliyor?
Iste, bunun üzerinde durmaya deger…
***
Yüz yila yaklasan tarihinde Türkiye sosyalist hareketinin iki temel “paradigmasi” olmustur. Bunlardan ilki, 1920’li yillara damgasini vurmustur. Komintern’e (Üçüncü Enternasyonal) de yansiyan bu paradigmanin özünde, sosyalist hareketin önce kurtulus savasina, sonra da genç Cumhuriyet’e, Kemalist ideolojiye ve uygulamalarina nasil bakmasi gerektigi sorusu vardir. Paradigmanin dügüm noktasi da sudur: Gerçeklesmekte olan burjuva devrimiyle birlikte kapitalizmin ve isçi sinifinin gelismesini beklemek mi, yoksa (genç Sovyetlerin de destegiyle) bu asamayi hiç yasamadan ve “kapitalist olmayan yoldan” bir tür sosyalizme geçis mi?
Ikinci paradigma ise 1960’li yillarda ortaya çikmistir. 1920’li yillarin paradigmasinin izlerini de tasiyan bu ikinci temel tartisma ise milli demokratik devrim mi, sosyalist devrim mi? sorusuna odaklanmistir.
Söyle bir soru sorulabilir: Bu kadar mi? Türkiye sosyalist hareketinde son otuz yil içinde hararetle tartisilan bunca konu ve baslik varken, iki “temel paradigma” neden bunlardan ibaret sayiliyor? Daha güncel denebilecek pek çok baslik var; bunlar önemsiz mi?
“Paradigma” ve “temel” sözcüklerini kullanma gerekçesi sudur: Iki tarihsel tartismanin belirleyici özelligi, ilgili tüm taraflari cezp etmesinin, pratige yansimalarinin vb ötesinde klasiklere (Marx, Engels ve Lenin) yapilan atiflar, bu anlamda birincil kaynaklara basvurulmasi ve gene ayni anlamda belirli bir “Ortodoksi” içinde kalma çabalaridir.
Iste bu sonuncu özellik, Türkiye sosyalist hareketinin son otuz yilinda gündeme gelen tartismalarda kimi gayretlere ragmen basat ögeler arasina girememis, büyük ölçüde es geçilmis, bilmezlikten gelinmis ya da bilinçli olarak referans disi tutulmustur. Isteyen, “sivil toplum”, “demokratiklesme”, “asker vesayeti”, “merkez-çevre iliskileri” gibi basliklardaki tartismalari da “paradigma” saysin; ama bu basliklarin tartisilmasina, klasiklere yapilan basvurularin da damgasini vurdugunu kimse iddia edemez.
Son söylenenler, neyin “paradigma” sayilacagina iliskin tercihin gerekçesiyle ilgiliydi.
Asil önemli nokta ise, iki temel tarihsel paradigmanin her ikisinde de tartisan taraflarin en azindan bir noktada bulusmalariydi. Görüslerindeki önemli kimi farklilasmalara ragmen taraflar 1920-1922 döneminde bir “ulusal kurtulus savasi” verildigini kabul ediyor; 1923 Cumhuriyeti’ni ve ardindan gelen insa çabalarini da “burjuva devrim” kategorisinde degerlendiriyordu.
Son otuz yildir, bu “ortak nokta” da kaybolmustur.
Son dönemde, kurtulus savasindan ve bunun anti-emperyalist niteliginden, bir burjuva devrim olarak Cumhuriyet’in tarihsel anlamda ilerici bir içerik tasidigindan, bunun kazanimlarindan söz edildiginde sanki çok garip seyler söyleniyormus gibi yüzünüze tuhaf tuhaf bakan devrimciler zuhur etmistir.
Çogu, böyle yaptiklarinda, digerleri ve daha “eskileri” bir yana, Mahir Çayan’i da, Deniz Gezmis’i de inkâr etmis olduklarinin farkinda degildir.
Nasil olabiliyor?
***
Yanit olarak 12 Eylül’ün agir darbelerinden; liberal siyaset anlayisinin, Avrupa Birligi üyelik sürecinin ve Kürt hareketinin etkilerinden söz eden olacaktir…
Bunlarda gerçek payi olabilir, vardir. Gelgelelim, aslinda tekil tepkilerde ve sorgulamalarda kalmasi gereken bu etkilerin giderek özel ve reddiyeci bir ideolojik çerçeveye tasinmasinin baska ve daha köklü bir etkeninin olmasi gerekir. Yeterince açik olmadiysa söyle de söylenebilir: Liberalizm bir ideoloji olsa bile, bu ideolojinin genel olarak degil de özellikle Türkiye’nin tarihsel gerçekligi açisindan böylesine reddiyeci bir baglama oturmasinda bir baska “ideolojinin” araciligi gereklidir.
Bu araci ya da katalizör ideoloji, Türkiye’de sol düsünceye son birkaç on yilda nüfuz eden bir tür oryantalizmdir.
12 Eylül’ün, AB sürecinin, Kürt sorununun ve baska faktörlerin etkisi olabilir; ama sonuçta bizdeki oryantalizmin asil çerçevesi sudur: Gelismis olan Bati’da yasanan tarihsel süreçlerin bizde ancak sahtesi olabilir; Türkiye gibi “geri” toplumlar, Bati’dakini ancak keyfi biçimde çarpitarak, özünden koparip islerine nasil geliyorsa öyle “taklit” ederler; Bati’da tarihsel zorunlulukla açiklanabilecek dönüsümler, bizde mutlaka ve mutlaka özel bir manipülasyonla iliskilendirilmelidir (örnegin Kürtlerin asilime edilmesi ya da Ermeni katliami suçlamalarindan kurtulma). Ve sonuç: Marksizm’in (bu arada Leninizm’in de) kategorileri, kavramlari ve süreç analizleri bize “gitmez…”
Bu durumda, Türkiye’deki devrime iliskin olarak örnegin Taner Timur’un, Sina Aksin’in, Feroz Ahmad’in, Yalçin Küçük’ün, Sungur Savran’in, Tarik Zafer Tunaya’nin derinlikli bir “izleyicisi” olarak Bülent Tanör’ün ve baskalarinin yazdiklarinin hepsini çöpe atmak gerekecektir. Çünkü söyle ya da böyle içerideki sahici toplumsal ve/veya sinifsal dinamiklere isaret etmisler, bunlara agirlik tanimislardir.
Sanki batili bir toplum musuz gibi…
***
Basa dönelim:
“Adamlar (AKP kastediliyor) devleti yikiyorlar iste, zaten biz de bunu istemiyor muyduk?”
Bu ilkelligin ardinda yatan düsünce, az önce söylenenler baglaminda söyle özetlenebilir: Tarihsel bir sürecin zorunlu bir sonucu olmayan Cumhuriyet, esasen bir yapayliktir, sinifsal-toplumsal temeli olmayan bir garabet, bir darbedir; ayrica, eger sermaye sinifinin (daha sonra olusan!) toplumsal-siyasal egemenliginden söz ediliyorsa, “Kemalist devlet” bu egemenligin vazgeçilmez tek biçimidir…
Dolayisiyla, “Kemalist devlet” yikildiginda hepimizin önü açilacak, bu büyük engelden kurtulan sol-sosyalist hareket de “tutmayin beni” diyerek önündeki yolu hizla kat edecektir…
Bu arada, 12 Eylül’le baslayan ve AKP iktidarinda daha da hiz kazanan süreçlerle sermaye egemenligini tahkim eden ve mekânsal olarak yayan bir sürü düzenleme yapilmis, birçok kurum getirilmis, egitimi, medyasi susu busu hep buna göre yapilandirilmis, ne gam…
“Kemalist devleti” yikiyorlar ya, biz buna bakariz…
Son olarak, bu kesimin tamami için olmasa bile önemlice bir bölümü için geçerlilik tasiyan bir not: Acaba bir zamanlar kendi “sol projelerinde” Kemalist devlete ve kurumlarina fazla agirlik taniyip sonra büyük düs kirikligina ugradiklarindan mi böyle yapiyorlar?
Sayfayı Yazdır | Pencereyi Kapat |
Resimleri Gizle