Bu Bandirma’dan bir insanlik öyküsü... Unuttugumuz, unuttugumuz için de
zenginlestikçe ruhumuzu fakirlestiren... Erozyonun büyügü bu iste! Ruhu bitince
insanin, onu besleyen Toprak Ana’yi da bitiriyor ruhsuzca! Bandirma’nin en
zengin ailelerinden birine mensup Hayrettin Karaca’nin anilari, kosa kosa sona
giden bir dünyaya çözüm getirecek bilgeligi barindiriyor içinde...
“Zengindik biz ama halkin yediginden fazla yiyemez, giydiginden fazla
giyemezdik. Çünkü param var ama fazlasini almaya hakkim yok! Çocuklugum boyunca
yalin ayak dolastim. Çünkü mahalledeki diger çocuklarin ayakkabilari yoktu.
Bayramlarda giyerdim bir tek, onlar da giyiyor diye... Ama aksami zor ederdim.
Çünkü ayakkabilar isirirdi, alti nasir dolu ayaklarimi... Komsu anneye her gün
yemek götürürdüm ama kimse bilmezdi. Iste kültür bu, zenginlik bu, dünyayi
kurtaracak olan da bu... ”
Bayramda ‘tatli yiyelim tatli konusalim’
istedim... Zaten ögrenmistim ki, kilolarca dondurma verseniz, tatli tatli
yiyecek. Yalova’daki Türkiye’nin ilk özel arboretumundaki agaçlarla sarmalanmis
o güzelim eve giderken yanimizda 1 kilo dondurma da vardi. Sebebi ziyaretimiz
TEMA’yi, aslinda gelecegimizi konusmakti. Küresel iklim krizini, Anadolu’daki
çöllesmeyi... Ama dedik ya elimizde dondurma tatli yiyecegiz, tatli konusacagiz.
Önce dondurmayla tatlandirdik ki agzimizi, bugünün aci gerçekleri biraz kolay
yutulur olsun! Yetmedi, bayram ya, gelecegimizi konusmak yerine tatli geçmisi
konusuyor bulduk kendimizi. Hem de tam alti saat! Geçmis bayramlari,
geleneklerimizi, unuttugumuz insaniyetimizi bir de ondan dinledik. 90 yillik bir
hikâye olunca anlatilan, tabii ki sürer alti saat... Üstelik de anlatan, bir
meddah kadar ustalikla konusan, her seyini topraga adayacak kadar bilge bir
insan olunca; bir asra 10 kala, bir yasayan tarih Hayrettin Karaca ile
yaptigimiz sohbet, sanki kaybedilmis güzel günlere bir zaman yolculugu gibiydi.
Gönül ister ki kaybedilmis degil, sadece unutulmus olsun ve biz tekrar
hatirlayabilelim tipki onun gibi...
Karni
aç olani doyurabilirsiniz ama gözü aç olan doymuyor!Geçmis
bayramlardan, ta 1920’lerden basladi anlatmaya... Bandirma’da, babasinin kurdugu
konfeksiyon imalathanesindeki günlere gittik. Bandirma’nin zenginlerinden bir
çocuk geldi, ayakkabisiz, yalin ayak dolasmaktan nasir tutmus küçük ayaklari!
Yoksulluk degil sebep, hani simdi agizlara sakiz, içi bos ‘empati’nin bu
topraktaki dili; insaniyet! Eger yoksa Bandirmali çocuklarin ayaginda ayakkabi,
en zenginin çocugu da yalin ayak gezmeli! Hiç gocunmamis, hatta öyle bir alismis
ki, her çocuk gibi sadece bayramlarda giydiginde ayakkabiyi, ne hissettigini
çocukça tekrarliyor; “Ayagimi isirirdi ayakkabi, nasirlar yüzünden! Aksami zor
ederdim...”
Sözleri bilgece geliyorsa size duydugunuzda, bilin ki bu
çocukluktan ögrendiklerinden, annesinden, babasindan, ninesinden, dedesinden,
komsularindan! O mahalledeki yoksul komsu anneye, Allah’in her günü gizleye
gizleye götürdügü yemekleri tasirken ve geri gelirken, bos dönmez diye o kaba
konan tek bir yumurtayi getirirken eve, bazen sadece iki erigi, ögrenilmis bir
bilgelik bu.
Iste bunu yasamadan çikti mi agzinizdan, “Komsusu aç
yatanin yedigi helal degildir” sözü, pek bir sakil duruyor. Bugün davul çalar
gibi bagira çagira verilen yardimlari, satafatli otel iftarlarini yapanlarin
agzindan çikanlar gibi! Oysa Hayrettin Karaca’nin agzina pek yakisiyor,
devamindaki sözleri de; “Bu dünyanin yarisinin karni aç, yarisinin gözü aç!”
Hâlâ son nefesini vermek üzereyken bile bizi doyuran Toprak Ana’ya olan sevgisi
de bu yüzden. Onu öldürenlere açtigi savas da... “Karni aç olani
doyurabilirsiniz, ama gözü aç olan doymuyor” derken kastettigi global
sirketlerin kâr hirsi aslinda...
O yel degirmenlerine karsi duran bir
Anadolu bilgesi, ‘giderayak’ çocuklugunun güzel günlerini göstermek için tüm
çabasi. Zor mu, belki! Imkansiz mi, ona göre hayir. Yüzünden eksilmeyen
gülümsemesiyle aci tespitleri yapmasi bundan. Bir sözünü daha söyleyelim, bu
alemin halini anlatan; “Dogada insanlar, bitkiler ve hayvanlar bir arada
yasiyor. Bu dünyayi onlarla paylasiyoruz. Kuslarla, böceklerle, agaçlarla,
otlarla... Benim ortagim onlar... Aslinda biz onlara bagimliyiz. Dünyadan insani
alin, hiçbir sey degismez, hatta güllük gülistanlik olur her sey. Doga saglikli
olmazsa insan yasayamaz, yok olur. Ama katlediliyor hirs ugruna... Daha fazla
kâr için, daha fazla üretmek için, acimasizca tüketiyoruz dünyayi... Tek bir
yolu var bu hazin sona gidisi önlemenin, ihtiyacimiz kadar tüketmek. Yasamak
için yasatmaktan baska bir yolumuz yok!”
O bu topraklarin bilgeligine
güveniyor. “Dünyayi Anadolu kültürü kurtaracak” derken kalpten geliyor sesi...
“Nedir bu Anadolu kültürü, nasil bir mucize ki dünyayi kurtaracak?” diye mi
soruyorsunuz? Söylesiyi okuyun... Küçük Hayrettin’e yoksul komsuya yemek
götürmesi için çikini verirken annesinin fisiltisina kulak kesilin! Tas olsa
anlar!
Çocukken agir kekemeydim hayattaki basarimin sirri
bu!- En basindan baslayalim mi konusmaya,
çocuklugunuzdan?Benim ninelerim, dedelerim Kirim’dan gelmisler.
Benim dogumum 4 Nisan 1922, Bandirma... Yunan gelmis, yakmis Bandirma’yi...
Iskelede, Haydar Çavus Camii’ne toplamis erkekleri ve bombalayip öldürmüs
hepsini. Babam köye kaçarak kurtulmus. Averof Zirhlisi bombardiman ederken
Bandirma’yi ben 6 aylikmisim... Anacigim beni çamasir kazaninin altina koymus,
öyle kurtarmis. “Yunan zalimi, Yunan yangini” diye diye büyüdüm ben... Ama bugün
için örnek alacagimiz bir sey var o günlerden... Yunan komutani ezani
yasaklatmis. Osman Amcam 9 yasinda, Hafiz-i Kuran, sesi de çok güzel. Ahali,
“Çocugu çikaralim, ezani o okusun, ona dokunmazlar” demis. Amcam ezani okumus.
Yunan, amcami minareden indirmis, döve döve öldürmüs, caminin önüne birakip
gitmis. Bizimkiler gelmis, çocugun ölüsünü götürelim diye, bakmislar nefes
aliyor... Amcamin hayati böyle kurtuldu. Ama ölünceye kadar da sakat kaldi.
Simdi bugünkülere soruyorum... Atatürk var ya Atatürk, taniyor musun sen onu?
Ona karsi gelenler var ya, onu hakir görenler... Kimmis efendim Atatürk,
Çanakkale’de zafer mi kazanmis, öyle bir sey yokmus! Kurtulus Savasi mi yapmis?
Yok canim, çetelerle savasmis! Bunlari diyenler var ya... Iste o olmasaydi bugün
onlar sans eseri belki hayattaydi haberin olsun. Sans eseri! Simdi gelelim benim
çocukluguma... 4 kardestik. En büyükleri benim. 3,5 yasimda kekeme oluyorum.
- Sebebi belli mi?Degil. Ama agir bir kekeme. Onun için
halkin arasina giremiyordum... Köylere giderdim hep. Ne yapilirsa, harman
dövülür, bugday yikanir, misir kirilir, hep “Ben de, ben de!” derdim
çocuklukta... Çünkü hiç olmazsa orada kendimi ispat edebiliyordum. “Kekemeyim
ama ben yaparim” diyordum. Mesela derede bugday yikanacak degil mi? Yere bir
hasir üzerine beyaz örtü serilir... Seledeki bugday, bir su, iki su, üç su
yikanir, tertemiz olur. Sonra onu kurusun diye örtünün üzerine döker, yayarlar.
Birinin onu beklemesi lazim, çünkü kuslar var, tavuklar var. “Ben, ben, ben
bekleyecegim!” derim. Evladim nasil bekleyeceksin? Beklerim. 5 saat, 6 saat
otururum, bugday kurur, toplanir, ondan sonra kalkarim... Hirs iste... Yani o
kekemelik bu hayattaki basariyi vermis gibi geliyor bana.
- Peki ya
okulda zor olmadi mi bu kekemelik?Olmaz mi? Ilkokula basladim. Gene
kekemeyim. Bu yüzden beni oyuna almiyorlar. “Keke, keke!” diye alay ediyorlar.
Ama mahallede kabul etmisler, oyunlari beraber oynuyoruz. Saklambaç oynuyoruz,
birdirbir oynuyoruz, orada konusmaya ihtiyaç yok. Konusma olunca fena! Bu yüzden
ben basladim okulda kizlarin saçini çekmeye... Çünkü kendimi ispat etmek
zorundayim. Çekiyorum saçlarini kizlarin, canlarini yakiyorum. Sonunda kizlar
beni, o vakit biz muallime diyorduk, ögretmene sikayet etmisler. Iste o Zehra
ögretmen benim hayatimi degistiren insandir. “Hayrettin gel evladim bakayim”
dedi, gittim. “Uzat ellerini” dedi, uzattim... “Eyvah! Cetvelle dövecek beni”
dedim. Ama o “Aaa arkadaslar, bu ellere bakin ne kadar güzel. Yaramazlik
yapabilir mi?” dedi. Bir daha yaramazlik yapamadim. Çünkü beni himayesine almis
birine karsi gelemezdim.
- Kaç yasindasiniz o zaman?8-9
yaslarinda... Latin harflerinin ilk senesi, 1929... Zehra Ögretmen tahtaya
yaziyor: Ali topu tut. Sonra “Söyle bakayim Mustafa” diyor, o bilemiyor. “Sen
söyle Zeynep” diyor, o biliyor. Onu siliyor, baska bir sey yaziyor. Yine sirayla
herkese soruyor. Bana sira geliyor, ben de kekemeyim, ne yapiyor biliyor musun?
Evvela tahtaya çagirmadigi üç çocugu çagiriyor. Sonra “Hayrettin sen de gel”
diyor. 4 kisi oluyoruz. Hep böyle ama, bu bir kere degil. Benden önce bir
ögrenciye “Top yaz” diyor, o yaziyor. Bana “Kitap yaz” diyor, yaziyorum.
Kekemeyim diye çocuklar arasinda beni böyle koruyor... Tahtaya yazdigini
okutmuyor, yazdiriyor. Sonra beni oyunlara almiyor ya çocuklar, büyük teneffüste
iniyor bizimle beraber bahçeye, “Haydi çocuklar gelin birdirbir oynayalim”
diyor. Beni de koyuyor araya...
- Peki nasil geçti bu kekemelik?
Bir gün bir baktim, ben sarki söylüyorum ama kekelemiyorum.
Ilkokulun son sinifindaydim, bunu ögrendigimde... A-a-a-ahmet demiyorum, Ahhmet
diyorum, tamam bitti. Ben kekeme degilim. Sarki söyler gibi ilk heceleri uzata
uzata konusmaya basladim böyle. O bana güven verdi. Basladim, “Muallime hanim
ben de söyleyebilir miyim?” demeye... Böyle böyle kurtuldum kekemelikten.
Dönelim yine çocukluga... Biz 4 kardesiz dedim ya, en küçügümüz daha dogmamis.
Ben 5,5-6 yasindayim. Benden sonra iki küçük daha var. Anacigim sabahleyin bizi
doyurur, bana “Haydi evladim ayagimin altinda dolasma, git oyna” der. Ama
ayakkabi giydirmez. Neden biliyor musun? Mahalledeki çocuklarin hepsinin
ayakkabisi yok, onun için...
- Ne büyüklük...Kültür bu
iste... Zengin olmak bu iste... Bayramda bile eger mahalle çocuklarina da
alindiysa giyerdim ama aksami zor bulurdum. Çünkü ayakkabilar isirirdi
ayaklarimi. Nasir baglamis altlari, dolu... Ben daha sabaha kadar anlatirim bu
kültürü sana...
- Anlatin, dinlerim...Ninem, imalathane
deniyordu o vakit, fabrikada çalisiyor. Çünkü kadinlar, kizlar ninem için
geliyor. Her gün evde iki kazan yemek pisiriyor anacigim, öglene dogru 4 çirak
geliyor. Aliyorlar kazanlari, fabrikaya götürüyorlar. Fabrikada yemekhane diye
bir yer yok. Makinelerin arasina hasirlar seriliyor. Kora diyoruz, 30 santim
yüksekliginde sofralar bunlar. Üzerine bir örtü, ortaya çanaklar... Kepçe kepçe
çanaga dolduruluyor yemekler. Herkes kasigini evden getiriyor, tahta kasik...
Babam yazihanede otururken, “Bana da bir tabaga koyup getirin” demiyor! Bakiyor,
o gün nerede bos yer varsa oraya gidip oturuyor. Patron olmus ama bir üstünlügü
yok! Her bayram önce bu 60-70 çalisani ve çocuklarini giydiriyor... Bu bir
kültür degil mi? Iste ben bunu gördüm, yasadim.
- Ne güzel seyler
anlatiyorsunuz...Annem beni çagirir, “Avucunu aç Hayrettin” der. Iki
avucumu açarim, yan yana bitistiririm. Üzerine bir havlu koyar, onun üzerine de
sicak bir kapta yemek. Biz ‘kushane’ derdik o kaba. Kulplu, üzerinde kapagi var.
Bilirim komsu anneye gidecek o. Komsu annenin evi ile aramizda bir çayirlik var.
Komsu annenin odununu kim alir, gazini kim alir kimse bilmez. Iste kültür bu...
Ben o kushaneyi komsu anneye götürecegim degil mi? Annem bana “Al bunu Hayrettin
komsu anneye götür” demez. Ne der biliyor musun? Kulagima fisildar gibi, “Komsu
anneye götür” der. “Duydun mu?” diye sorar. “Duydum, duydum” derim ben de onun
gibi fisildar gibi bir sesle...
- Çok sükür ki benim annem babam da
böyle. Ama bakiyorum da çogumuz o kadar uzaklastik ki bu
kültürden...Iste bu kültür yasatacak bu dünyayi... Sonra annem “Git
kushaneyi al” der bana... Giderim, kapida kilit yok öyle, girerim içeri, “Aaa
sen mi geldin evladim?” der komsu anne, gider kushaneyi getirir. Kapagini açar,
içinde bir tane yumurta var. “Söyle annene sana yedirsin, taze, folluktan aldim”
der.
- Bos göndermez yani...Tabii... Gidersin bazen iki
tane koca erik olur. “Ikisini de yeme. Biri kardesinin, biri senin” der. “Iyi de
komsu anne, bütün evlerde kümes var, bizde de yumurta var” demem. Çünkü o kap
bos gönderilmez, bilirim. Aksam olur yer sofrasi kurulur, otururuz. Annem babama
der ki, “Halil, senin oglun bugün ne yapti biliyor musun?” Ne yapti? “Komsu
anneye kushane götürdü.” Babam, “Pasa oglum, arslan oglum gel” der, alir dizine
oturtur beni. Saçlarimi oksar, “Aferin ogluma” der, göklere çikarir beni. Iste
kültür bu, zenginlik bu, dünyayi kurtaracak olan da bu...
13’ümde asik oldum,19’umda evlendim,25’imde kaybettim...
TEMA’NIN KURUCUSU 90 YASINDAKI HAYRETTIN KARACA’DAN ACI BIR
ASK HIKAYESI:
Bagdan eve dönüyorum... Önümde bir kiz çocugu. Aramizda
7-8 metre var. Bir an döndü söyle bir bakti bana, ben de ona baktim. Yemyesil
gözler! Asik oldum. O anda... 13 yasinda bir çocugum daha... Asik oldum, ama o
ask degil, daha baska bir seydi... Ismini iki yil sonra ögrendim. Türkan’di...
Sesini ilk kez nikahta “Evet” derken isittim. 19’umdaydim evlendik. Sonra...
Sonrasi çok aci... 5 sene yasadik beraber. O baska bir askti... Ask nedir? Tadi
bende var onun... Ikinci Cihan Harbi yillari... Babam bir iplik fabrikasi
kiralamis Usak’ta, isin basinda durmak lazim. Zira askeriyeye is yapiyoruz. Biz
Türkan’la yeni evliyiz, gittik Usak’a... Ekmegimiz yok, çünkü karne yok. Bizim
karnemiz Istanbul için. Usak’ta geçerli degil. Yeni karneyi çikartana kadar bir
ay zaman geçti. Bir ay kestane yedik, patates yedik... O günleri bilmezsiniz
siz. Yok, hiçbir sey yok. Oglumuz da dogdu... Yasamak lazim o günleri. Tuz yok
ya... Var ama hepsi askeriyeye gidiyor. Ya savas çikarsa diye... Sonra Türkan
verem oldu. Ben askere gittim... Ve onu kaybettim. Yokluktan,
veremden...
Bildigim kadariyla siz de çalisiyordunuz
çocuklugunuzda?Tabii... Ilkokuldan evvel, daha 6,5 yasindayim...
Kendimi ispat etmek istiyorum, kekemeyim ya... Her sabah babamla fabrikaya
gidiyorum. Aksamdan “Sabah beni de kaldirin” diye söz aliyorum. Kaldirmazlarsa
agliyorum... Fabrikada çorap ve triko yapiliyor. Bizim kurulusumuz 1917... 60-70
kisi çalisiyor, bayagi büyük bir fabrika. Iplik sariyorlar, çileden makaraya,
elle... “Ben saracagim, ben saracagim!” diyorum. Ben çalisiyorum, iplik
sariyorum ve bütün isçiler benimkini tercih ediyor. O kadar güzel sariyorum.
Acele etmiyorum. Günde bir paket sarabiliyorum. Küçügüm, beni sandigin üzerine
çikariyorlar, erisemiyorum makaraya çünkü... Sabah isçilerle beraber geliyorum,
aksam yine onlarla birlikte dönüyorum. O zamanlar sabah namaziyla açiliyor
fabrikalar, aksam ezaniyla kapaniyor. Ezan okundu mu bil ki dükkanlar açilmaya
baslar. Evvela esnaf camiye gider, namazini kilar, sonra gelir dükkanini açar...
Aksam ezani oldu mu da, dükkanlar kapanir...
- Çalistiginiz zaman
babaniz harçlik veriyor muydu?Tabii... Harçlik degil, 12,5 kurus
haftalik aliyordum ve siraya giriyordum isçilerle... Çünkü onlarla birlikte her
gün çalisiyordum. Persembe günü ikindi ezaniyla paydos... Cuma günü tatil.
Haftalik 12,5 kurusu aliyorum dogru dondurmaci Emin Efendi’ye... Artik ne kadar
yiyebilirsem... Eskiden çocuklara “Dondurma alirsin” diye harçlik verilirdi ya
hani, ben o haftaligin hepsiyle dondurma yiyordum. Hâlâ getir bir kilo
dondurmayi yerim. Öyle severim. Ninem bunun farkina varmis. Benim elimden
haftaligimi aldi ve içinden her gün bana 40 para vermeye basladi. Bir külah
dondurma yiyordum o kadar. Ama artik çok yemiyorum, biraktim dondurmayi.
- Neden? Içine fruktoz katiyorlar, zararli, ondan.
Sigarayi da biraktim.
- Kaç yil içtiniz peki? Sonra nasil
biraktiniz?Birinci esim ben askerdeyken öldü. Ondan sonra sigaraya
basladim. Öyle büyük bir askti ki bizimkisi, o gittikten sonra ben de
yasamadim... Askerde halimi gören arkadaslarim, “Yak bir cigara, yak bir cigara”
diye diye ben de sigaraya basladim. Keske sigarayla unutulabilse... Ancak yillar
yillar sonra birakabildim. Kolay olmadi. Biliyorsun, iki oglumu da kaybettim
sonra... Çok aciydi. Hiç kolay olmadi.
- Neden öldü
esiniz?Onunla 5 sene yasadik beraber. Ama o baska bir askti... Onu
sana anlatayim... Ask nedir? Tadi bende var onun...
Ipligin en güzelini
ben sarar, üzümü en iyi ben toplarim. Ben kekeme Hayrettin!
- Rahmetli
Prof. Ünsal Oskay bir söylesimizde, “Allah akli olan kimseyi asktan mahrum
birakmasin” demisti. Ne güzel anlatmis aski degil mi? Siz de onun gibi büyük bir
ask yasamissiniz demek ki... Çok sevdigim bir kisiyi kaybettim ben.
Bizimki ask degildi baska bir seydi o... Ben köylere gidiyorum yazlari. En çok
da Manyas’a... Manyas nahiye o vakitler. Belediye baskani Hasim Hoca babamin çok
yakin dostu... Onlara misafir oluyorum. Orada da ne isler yapiliyorsa hepsini
ben de yapiyorum... 13 yasindayim. Hasim Hoca’nin evinin hemen arkasinda, bir
bag var... Pazara götürmek için üzüm toplaniyor... “Ben de, ben de!” diyorum
yine. Benden iyi olmasin kimse. En güzelini ben yapacagim. Alirim, en alta asma
yapraklarini dizerim. Üzerine önce uzun üzümleri dizerim, salkimlari kafa kafaya
getiririm, sonra bir sira daha yaparim üzerine. 8-10 sira sonra sele dolar.
Bitiririm... Sepetler toplanir, her bir sele söyle bir sallanir, benimkisi hiç
asagiya inmez. Niye? En güzelini ben dizerim. “Kekeme Hayrettin... En güzelini o
yapar!” Öyle derler.
- Ilk askinizla orada mi
tanistiniz...Anlatacagim, dur... Ben doldurdum bir küfeyi. Isimi
bitirdim. Agir agir bagdan, eve dogru yürümeye basladim. Önümde de bir kiz
çocugu. Aramizda 7-8 metre var. Bir an döndü söyle bir bakti bana, ben de ona
baktim. Yemyesil gözler... Asik oldum. O an... Baska hiçbir sey olmadi. Hiçbir
sey... 13 yasinda bir çocugum ya... Megerse o da bana asik olmus. Hasim Hoca’nin
evinden onlarin evi gözüküyor. Sürekli pencereden ona bakiyorum, o da bana
bakiyormus, bilmiyorum... Pencereye çiktigini görüyorum, ben de pencereye
çikinca kapatiyor perdeyi... Sürekli o yesil gözleri düsünüyorum. “Yesil
gözlerini ufkuma ger ki, bahar geldi diye sarki söyleyim... Sari saçlarini
yüzüme ser ki koklayip öperek yaz vakti degil diyeyim... Turnalar uçun, yayladan
geçin, yarimi seçin turnalar...” diye sarki söylüyorum...
-
13 yasinizda Saadettin Kaynak’tan sarki söylüyorsunuz...Yok. 14, 15
yasima gelmistim artik. Ilk 13 yasimda görmüstüm, bu sarkilar sonraki yazlar...
Her yaz Hasim Hoca’nin evine misafir oluyorum. Bir hafta, 15 gün...
-
Birbirinizi seviyorsunuz...Evet. Ama sesini isitmemisim, ismini de
bilmiyorum. Ama Hasim Hoca’nin kizi Nefise Ablamiz var, bizden 10 yas kadar
büyük. O isin farkindaymis. Bir gün misir kiracagiz. Misirlar toplanir, IMECE
usulü hep beraber kirilir, çuvallara doldurulur. Ben de oturuyorum misir
kirmaya. Ne dedi bana biliyor musun? “Türkan’i çagirayim mi?” dedi. Adi
Türkan’mis! Yeni ögrendim, yüregim deli gibi çarpiyor... “Evet” diyemedim,
“Hayir” da diyemedim. Neden sonra, “Peki, peki” dedim, basim önümde. Gitmis
Türkan’i çagirmis. Ben oturdum, karsimda bir yer birakmis ona Nefise Abla...
Türkan geldi karsima oturdu. Ben bakiyorum, o kafayi indiriyor. O bakiyor, ben
kafayi indiriyorum. Böyle iste. Ask bu. O kadar büyük bir askti ki, o kadar
sevistik ki onunla... Yanlis anlama, hiç konusmuyoruz, hiç dokunmuyoruz
birbirimize ama biz sevisiyoruz. Yillar böyle geçti. Sonra ben geldim, 19
yasima. Bandirma’daki isin basina geçtim. Duyuyorum ki babam beni evlendirmek
istiyormus. Bana söylemiyor... “Hayrettin’i evlendirelim” diyor nineme... Bana
kiz getiriyorlar, gösteriyorlar. Begenemiyorum. Çok güzel kizlar var. Mesela
manifaturaci Ismail Hakki’nin bir kizi var ki, kara gözlü kara kasli, vay vay
vay, o kadar güzel... Onu begenmiyorum, bunu begenmiyorum, anlayamiyorlar... En
nihayet gittim Nefise Abla’ya. Onlar da o zaman Manyas’tan Bandirma’ya
gelmislerdi. Hasim Hoca bizim magazada çalisiyordu. “Nefise Abla babam beni
evlendiriyor, kurtulamiyorum. Türkan’dan baskasiyla evlenmem ben” dedim. “Babam
buna bir çare bulur” dedi. Türkan’in babasi doktordu, sitmayla mücadele
veriyordu. Manyas’talar diye biliyoruz. Ama Hasim Hoca sorup sorusturuyor, yok
Manyas’ta degiller. O vakitler, Ikinci Cihan Harbi... Askerler Sile’de bir
karargâh kurmuslar. Türkan’in babasi da orada görevde... Tabii çolugunu çocugunu
da yaninda götürmüs. Hasim Hoca soruyor ögreniyor. Bana da söylüyor. “Eger
istersen ben gider bulurum” diyor. “Ben de olur” diyorum, kafam önümde. Sonra
“Tamam ben kizi istemeye gidecegim. Ama sen bir sey yaz ver bana” diyor. Isminin
Türkan oldugunu ögrendim ya, “Türkan seninle evlenmek istiyorum” diye yazdim.
- O kadar mi?O kadar. Hasim Hoca gitti Sile’ye, dört gün
kaldi. Türkan’in babasina açmis durumu, o demis ki eger o delikanliya sen
kefilsen benim için sorun degil, ama Türkan’a sorun.
- Ne
güzel...Türkan’a sormus Hasim Amca. Kagidi da vermis. Türkan hiçbir
sey söylemiyor, söyleyemiyor. O kültür böyle bir kültür iste. Ama bakiyor ki
çaresi yok, Hasim Hoca evden ayrilirken bir kenarda “Ben Hayrettin’e varirim”
diyor. Sonra onu alip Bandirma’ya geliyorlar, bana göstermiyorlar. Evde nikah
kiyiliyor. Soruyorlar, ben “Evet” diyorum. Türkan da kisik sesle “Evet” diyor.
Onun sesini ilk defa orada isittim. Bu kadarcik bir ses. Sonra biz kaldik bas
basa... Ne yapacagim ben simdi? Iste ask bu. Daha sesini tam isitmemisim.
Oturuyoruz yan yana. Ne konusacagiz? “Türkan ben seni çok sevdim” dedim. “Ben
de” dedi. Sesini ilk defa orada net isittim. Evlendik öyle isittim.
Düsünebiliyor musun, sesini bilmiyorum. Olaganüstü güzeldi. Öyle bir gözleri
vardi ki... Çocukken bakinca vuruldum ben ona.
-
Sonra...Sonrasini sorma...
- (Uzun zaman susuyoruz) Ne
oldu da onu kaybettiniz?Evlendikten sonra biz Istanbul’a geldik. Ama
babam bizi Usak’a gönderdi. Çünkü Usak’ta bir fabrika kiralamisti, bize çalissin
diye... Ama is gecikmesin diye basinda durmak lazim. Çünkü askeriyeye is
yapiyoruz. Onun için gecikmemek lazim. Askeriyeye is yapmamiz da nasil? Babam
ihalelere girmiyor. Ama çorabin, trikonun en iyisini yaptigi için pasa babami
çagiriyor. “Bu isi sen alacaksin, bu isletmeye gireceksin” diyor. Ama iplik yok.
“Iplik bul pasam bedava yapayim” diyor babam. “Hayir ipligi de sen yapacaksin”
diyor pasa. Iste onun için babam iplik fabrikasi kiraladi. Biz Türkan’la yeni
evliyiz, gittik Usak’a... Ekmek yok, çünkü karne yok. Bizim karnemiz var ama
Istanbul için var. Usak’ta geçerli degil. Ekmegimiz yok.
- Ikinci
Dünya Savasi zamani tabii...Öyle... Yeni karneyi çikartana kadar bir
ay zaman geçti. Bir ay kestane yedik, patates yedik... Ne bulursak artik...
Firina gidiyoruz, dörtte bir ekmek veriyorlar. O günleri bilmezsiniz siz. Yok,
hiçbir sey yok. Oglumuz da dogdu...
- Rahmetli anneannemin nüfus
kagidinda damgalar vardi... Annem bebek daha... Sümerbank’tan patiska bez
verildi diye... Ekmek karnesi verildi diye damgalar... Iste o günler
böyleydi. Ama siz o günleri bilemezsiniz. Yasamak lazim o günleri. Tuz yok ya...
Var ama hepsi askeriyeye gidiyor. Ya savas çikarsa diye... Sonra Türkan verem
oldu... Yasadigi süre içinde toplumda çok güzel bir yer aldi. Onun oldugu bir
yerde kimsenin aleyhine bir sey konusamazsin. Biri böyle baslatti mi konusmayi
hemen bir sey uydurur, kapattirirdi konuyu. Onun oldugu yerde güleceksin,
oynayacaksin, iyilikten, güzellikten konusacaksin... Güzelliginin yaninda bir de
bu ahlâkli huyu vardi. Son derece sosyal bir varlikti. Ve ben onu kaybettim.
Yokluktan, veremden... Ben, Istanbul’da 4 aylik askerdim öldügünde... Sene
1946’diydi... Burada bitirelim... Baska seyler konusalim...
Karaca
Arboretum ve TEMA’ya sahip çikin! Onlar sizin maliniz...O aci ask
hikâyesinden sonra Hayrettin Karaca ile bir süre ara veriyoruz konusmaya...
Birlikte Karaca Arboretum’u (Agaç Müzesi) gezmeye basliyoruz... Her bir agacin
önünde durup hikâyesini anlatiyor Hayrettin Karaca...
Bak, bu buraya ilk
diktigim agaç 32 yasinda. Adi Yalanci Sekonya... Ben buradaki 15 bin bitkinin
Latince ve Türkçe isimlerini biliyordum, simdi unutuyorum. Bak, bu agacin anasi
Çinli. Bunu minnacik bir fideyken getirdim. Bu topraklar o kadar verimli ki, bak
nasil büyümüs. Bu agaç, 100 yasina geldiginde gövdesi o kadar genisleyecek ki,
içini oyup yol yapabilirsin... Simdi 32 yasinda ve bu kadar genis... (Agaçla
konusuyor) Haydi bakalim kizim, masallah sana. Büyü, büyü...
- Ne
hissediyorsunuz bu agaçlara baktiginizda? Insanlar sirf çiçegi bitti, biraz
kurudu diye, canli canli çöpe atiyorlar agaçlari, çiçekleri. Gördügümü alip eve
getiriyorum... Çogu birkaç gün içinde canlanip yeseriyor. Yeniden çiçek
açiyor... Öyle bir tüketim toplumu olduk ki, çiçegin, agacin canli oldugunu
düsünemiyoruz... Atip yenisini aliyoruz hemen... Evet. Onlarin da
canli oldugunu ve bir gün ölecegini düsünemiyoruz... Bak ben 120 binden fazla
çesit agaç büyüttüm burada ve dagittim Türkiye’ye... Neden biliyor musun? Bir
gün bunlar burada ölecekler. Ama çocuklari, torunlari devam edecek. Bak sana bir
sey diyeyim mi, sen de öleceksin, Burak da ölecek. Hiç kurtulus yok.
- Ama sanki hiç ölmeyecekmis gibi yasiyoruz degil
mi?Ya... Anlattim ya sana (dün verdik o bölümü) yasat ki
yasayabilesin... Hep unutuyoruz bunlari...
Beyim, b.klu dona bir sey
olmaz!
Çek donunu yürü!
- Gez gez bitmiyor burasi... Tümüyle
gezmek istesek kaç saat sürer? Bir saatlik gezi var, bes saatlik
gezi var. Ama hakkiyla bir günde gezebilirsin. Bak, burasi halkin mali, sahip
çikin... Bir daha böyle bir yer olmaz. Mümkün degil. Bu topraklari babam biz
çocuklarina miras birakmisti. O zaman 27 dönümdü... Sonra biz kardeslerimle
genislettik. 65 dönüm oldu. Simdi 135 dönüm... Önce meyve bahçesiydi burasi.
Elma, armut dikiyorduk... Onlari toplayip satiyorduk. Sonra ben Türkiye’nin
hizla kaybolan florasini buraya getirmenin daha dogru olacagini düsündüm.
Basladim Türkiye’yi gezmeye... Bir tohum için 3 kere Erzurum’a gittigimi
biliyorum... Orman Fakültesi’nin hocalariyla tanistim, onlarla çalismaya
basladim... Çok degerli hocalardan, çok degerli bilgiler aldim, Türkiye
florasinin ne kadar degerli oldugunu ögrendim. Bu beni Türkiye florasini
korumaya memur etti. Sonra TEMA’yi kurdum... Bak sana ne anlatacagim... Bir gün
Maras’in daglarina gitmisiz, bir agaç aramaya... Saatlerce gitmisiz, geri
dönüyoruz. Bir çoban önümüzü kesti, “Illa sizi misafir edeyim” diye... Aksam
olmus, sehirden çok uzaktayiz... Arkadaslar istemedi, “Ben kalirim” dedim.
Yatmadigim agaç alti kalmamisti ki Anadolu’da... O gece o çoban çadirina misafir
oldum. Çoban, karisi, çocuklari, ben, çayi, ekmegi bölüstük... Ayni çadirda
yattik uyuduk. Iste kültür bu. Sayiyor, güveniyor bana... Sabah kalktim, büyük
abdestim var... Çoban da kalkti... Gidecegim, hacetimi görecegim... Baktim,
çadirin kenarinda gügüm gügüm su var... “Birini alabilir miyim?” dedim. “Ne
yapacaksin?” dedi. “Ihtiyacim var” dedim. Üsteledi, “Ne ihtiyacin var?” dedi...
“Taharetlenecegim” dedim. Hiç unutmam, “Beyim boklu dona bir sey olmaz, çek
donunu yürü!” dedi. Çünkü o su nereden geliyor biliyor musun? 5 saatlik yoldan
geliyor, ip gibi akiyor o su... Eskiden çagil çagil akarmis, artik azalmis...
Hayvanlara verecek o suyu... O su çok kiymetli. Iste ben bunlari yasadim,
ögrendim, anladim, baskalarina da anlattim, paylastim... Ve TEMA’da bunlari
hayata geçirmeye çalistim.
- Peki onlar suyun kiymetini biliyor, biz
biliyor muyuz? Onlara da gelecegiz. Ama sonra... Bak, burada öyle
bir emek var ki, tüm Türkiye florasi burada temsil ediliyor simdi. Ben
gidiyorum, bakiyorum bir çiçek... Çirkin olur güzel olur ama o bir türdür, bir
gendir, alip gelmek istiyorum buraya. Fakat çiçek halindeyken söküp alsam
yasayip yasamayacagini bilemiyorum... Onu birakiyorum, geliyorum, sonra bir daha
gidiyorum... Bakiyorum kurumus, tohumu da kalmamis üzerinde... Bir daha
gidiyorum. Nihayet tohumunu alip getiriyorum... Ama bazen yasatamiyorum. 15 bin
bitki vardi burada, simdi 12 bine indi. Sera yapmadim çünkü... Dogal olsun
istedim... Bir kismi öldü ama ölmeden önce onlari Türkiye’ye dagittim.
Türkiye’de varlar simdi. Karadeniz’in gezmedigim vadisi yok... Ta suyun çiktigi
yerlerin sonuna kadar... Orada öyle bir endemikler var ki, onlar HES’lerle
kaybolup gidiyor simdi. Türkiye’de 3 bin 500 tür endemik bitki var.
-
Yani yalniz orada yetisen, oraya mahsus olan... Evet. Dünyada bir
tek orada var, baska yerde yok. Ben ise basladiktan sonra 900’den 3500’e çikti
bu endemikler. Tüm Avrupa’da sadece 3 bin 300 endemik var. Avrupa, Anadolu’nun
15 misli alana sahip... Bak ne kadar çok endemik var, düsün... Iste simdi bizim
yapacagimiz sey, bizim kurtulusumuz Türkiye’nin dogal bitki örtüsünü,
endemiklerini korumak, kurtarmak... Baska çaremiz yok. Aksi halde dünya
çöllesiyor, Türkiye de çöllesecek, ölecek, bitecek... Agaç, çali, meyve, çiçek,
ot, neyse o canli kendine göre yasamak için kosullara ihtiyaci var. Korunacak ki
dünyada hayatini sürdürsün. Iste biz TEMA’da onlari korumak için ugrasiyoruz.
Biz TEMA Vakfi’nda çok basarili olduk. 180’den fazla bilim adami bize gönüllü
olarak hizmet ediyor. Bu büyük bir sans. Bugün TEMA’nin üyeleri 450 bini geçti.
Ama 1 milyona razi degiliz. 10 milyon olmamiz lazim. Olacagiz. TEMA Vakfi’ni
Nihat Gökyigit’le kurduk. Ama halk olmasaydi bunu yapabilir miydik, hayir. Bu
bir halk hareketidir. Benim bir degerim var ama ben yalniz olsaydim, halk
olmasaydi arkamda basarili olamazdim. Bugün dünyaya hakim olan kim? Global
sirketler. Ne yapiyorlar peki bunlar? Kendine hayat veren dogal ekosistemi
kullaniyorlar. Havayi kullaniyorlar, suyu kullaniyorlar, kullaniyorlar,
kullaniyorlar... Ozon deliniyor, iklimler degisiyor, buzullar eriyor, topraklar
çöllesiyor... Ama kimin umurunda! O büyümek zorunda. Üretmek zorunda. Sen de
tüketmek zorundasin. Her ne pahasina olursa olsun. Duramaz. 1990’larin ortasinda
42 sirketin geliri 48 ülkenin gelirine esitti. Simdi ne kadar biliyor musun? 3
ABD’li sirketin geliri 80 ülkenin gelirine esit oldu. Dolayisiyla bizimkiler de
ne diyor? Büyüyecegiz diyor. Hiç suya, havaya, topraga, insana nasil zarar
verecegimizi düsünmeden... Bak, Tarim Bakani biz GDO’yu almayiz dedi. Bir ay
sonra ülkeye 25 tane GDO’lu ürün geldi. GDO’lu tohum olursa Amerika seni
gebertir, kendine mahkum eder. Benim topragim benim için bitecek. O
kadar...
Agaca, köklerine, dallarina, bak ve haydi gel de Allah’in
varligini inkar et!Bak, bir agaç köküyle topraktan suyu aliyor, 110
metre yüksege kadar çikarabiliyor. Nasil oluyor bu? Gel de sen çikar bakalim!
110 metre degil, 1 metre çikar. O agacin suya ihtiyaci var. Onu kökleriyle
topraktan aliyor, dallarina, yapraklarina adilce, kardesçe dagitiyor. Peki ama
nasil? Ingiltere’de bir bahçede birbirinden farkli tam bin 144 çesit elma var...
O elmalarin kimisi eksi, kimisi tatli, kimisi çok tatli, kimisinin rengi sari,
kimisi kirmizi, kimisi alacali... Kimisinin sekli domates gibi, kimisi sivri,
kimisi basik... Peki elma agaci baharda çiçek açmaya basliyor. Döllenecek. Ari
geliyor onu döllüyor. Peki ama bir elmanin çiçegi beyaz, öteki elmanin çiçegi
pembe... Kim bunlara karar veriyor da, ari topraktan kirmizi elementi alip o
çiçege götürüyor? Sonra ilkbahar mi, sonbahar mi agacin kökü buna hakim.
Gözümüzle görmedigimiz bir kökün ucunda bu bilgiler sakli. Hadi gel de Allah’in
varligini inkar et! Benim dogayla iliskimi buralara getiren en önemli faktör
budur!